Yalnızlık, devraldığım eski bir deniz feneriydi. Benden önceki bekçilerin hayaletleri koridorlarında geziniyor, eşyaların üzerine sinmiş kokuları, yarım kalmış sohbetlerin fısıltılarıyla duvarları titretiyordu. Onlar bu feneri çift kişilik bir yatak, iki kişilik bir sofra, birbirine yaslanan iki sandalye olarak tasarlamışlardı. Ben ise tek başımaydım. Yalnız yaşamaya çok çaba gösterdim ve başardım da. İlk zamanlar, fenerin her gıcırtısı içime işliyordu. Merdivenlerden gelen her ayak sesi, sanki gitmiş olanların geri dönüşünü müjdeliyor gibiydi. Geceleri okyanusun hırıltısı, bir canavarın iniltisi gibi kulaklarımdaydı. Fenerin devasa, kör gözü andıran lambasını yakmak için tırmandığım sarmal merdivenler, kendi içime yaptığım bitmek bilmez, baş döndürücü bir yolculuktu. Okyanus, yani dışarıdaki dünya, yani diğer insanlar, sürekli fenerin temellerini dövüyordu. Dalgalar camlara vuruyor, tuzlu sularıyla pencereleri kör etmeye çalışıyordu. Bazen en şiddetli fırtınalarda, fenerin taş duvarları arasında sıkışıp kalmış o eski sesler korosu başlardı.
Çabam, işte bu koroyu susturmakla başladı.
Önce, benden öncekilerin eşyalarını bir bir denize attım. Kırık bir fincan, solmuş bir fotoğraf, sararmış bir mektup... Her biri okyanusun dibini boylarken, fenerin içindeki yankıları da azalıyordu. Bu, bir hafızayı yok etmek değil, kendi hafızama yer açmaktı. Sonra, o çift kişilik yatağı parçalayıp kışlık yakacak yaptım. Ateşin çıtırtıları, eski bir aşkın hayaletini ısıtmak yerine, benim ruhumu ısıtmaya başladı. Sofrayı tek kişilik kurmayı öğrendim; bu bir eksiklik değil, bir bütünlüktü artık. Tabağımın karşısındaki boşluk, doldurulması gereken bir hiçlik değil, düşüncelerimi, hayallerimi ve huzurumu koyduğum kutsal bir alandı.
En büyük mücadelem ise fenerin lambasıylaydı. O devasa merceği her gün parlatmak... Bu, kendi zihnimi parlatmaktı aslında. Dünyaya başkalarının gözünden, onların bıraktığı buğulu camlardan bakmayı bırakıp, kendi çıplak ve berrak görüşümü kazanmaktı.
Başardığım gün ise ışığın anlamının değiştiği gündü.
O gün, ruhumda yine şiddetli bir fırtına vardı. Okyanus kudurmuş, gökyüzü mürekkep rengiydi. Ben fenerin lambasını yeniden yaktım. Işık, gecenin kalbini bir bıçak gibi delip geçerken, artık bir imdat çağrısı değildi. O ışık, "Ben buradayım!" diye bağıran mağrur bir ilandı. Benim ışığım, kaybolan gemilere yol göstermenin ötesinde, o sarsılmaz karanlığın ve o kudurmuş okyanusun ortasında, tek başına da dimdik ayakta durulabileceğinin, kendi ışığını yakabileceğinin kanıtıydı.
Artık okyanusun hırıltısı bana bir canavarın sesini değil, evrenin ninnisini hatırlatıyor. Fenerin taş duvarlarındaki sessizlik, bir yokluk değil, kendi sesimi duyabildiğim en verimli toprak. Ve ben, bu fenerin bekçisi, kendi ellerimle yonttuğum kalemden okyanusa bakarken biliyorum ki, yalnızlık öğrenilen bir dildir. Kimi için bir sürgün, benim için ise ana dilim oldu. Gemiler ışığımı takip edip yollarına devam ederler. Hiçbiri yanaşmaz, kimse kapıyı çalmaz ve bu, dünyanın en güzel müziğidir. Çünkü benim başarım, bir liman olmak değil, o limanlara giden yolu aydınlatan sarsılmaz bir fener olmaktı.
Tek başıma.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İçsel yönümüzü ve içsel yolculuğu anlatan muhteşem bir yazı olmuş yüreğine sağlık canım 🥰💚
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok teşekkür ederim 🥰🥰