Hayatın o bitmek bilmeyen hengamesi içinde durup kendimize şu tuhaf soruyu sorduğumuz anlar olur: "Biz gerçekten var mıyız, yoksa çok iyi kurgulanmış, yüksek bütçeli bir rüyanın tam ortasında mıyız?"
Bu soruya laboratuvardan kafasını kaldırıp gözlüklerini silen kuantum fizikçileri ile asırlar önce Endülüs’ün serin avlularında derin tefekkürlere dalan İbnü’l-Arabî öyle benzer cevaplar veriyor ki, insan şaşırmadan edemiyor. Hani sanki ikisi bir kahvehanede buluşmuş da evrenin dedikodusunu yapıyorlar gibi. Yolculuğumuza o ezeli ve muzip soruyla başlayalım: "Sahi, hiçlikten ne olur?"
Modern bilimin o nevi şahsına münhasır, popüler ismi Lawrence Krauss’a kalırsa, hiçlikten koskoca bir evren doğabilir; hem de tamamen bedavaya! Hatta ona göre evren, varoluş tarihinin en büyük "bedava öğle yemeği"dir. İbnü’l-Arabî’ye sorarsanız, o da size bu evrenin aslında koca bir "hiç" olduğunu, mutlak varlığın kendi muazzam güzelliğini seyretmek için bu hiçliğe bir ayna gibi baktığını söyleyecektir. Yani bir tarafta modern astrofizik ve kuantum alanları, diğer tarafta tasavvuf; ikisi de bizi aynı gizemli kapının eşiğine bırakıp usulca fısıldıyor: "Hoş geldiniz, burası Hiçliğin Eşiği. Lütfen egolarınızı kapıda bırakınız."
Kuantum fiziğini anlatmanın en zarif yolu, evreni devasa, perdesiz bir müzik aletine benzetmekti bir süre öncesine kadar. Modern fizikçilerin yıllardır üzerinde teoriler uydurduğu, formüller içinde kaybolduğu Sicim Teorisi, evrenin en küçük yapı taşlarının minicik, hissiz noktalar olmadığını söyledi. Aksine, onlar sürekli titreyen, neşeli ya da hüzünlü keman yayları, yani sicimlerdi.
Bu minicik yaylar, bilim insanlarının laboratuvarda göğüslerini kabartarak, adeta bir unvan gibi telaffuz ettikleri 10^{-35} metre ölçeğindedir. Farklı notalarda, farklı ritimlerde titredikçe maddeyi oluşturur. Yani şu an dokunduğunuz ahşap masa, derin bir iç çekerken soluduğunuz hava ve hatta sabahları aynada karşılaştığınız o darmadağınık aksiniz... Hepsi aslında kozmik bir orkestranın çaldığı farklı bestelerden ibaret. Maddenin o katı, ciddiye aldığımız sert gerçekliği, aslında muazzam bir senfoninin ruhumuzda yarattığı tatlı, kadife bir illüzyondur. Evren, kelimenin tam anlamıyla şairane bir akor ayarından ibarettir.
Fizikçiler zamanı geriye doğru sarıp, o meşhur Büyük Patlama anına gittiklerinde aniden görünmez bir duvara toslar ve afallarlar. O duvarın adı 10^{-43} saniye, yani Planck zamanıdır.
Peki nedir bu anlaşılması imkansız sayı? Sıfırı yazıp virgülü koyduktan sonra tam 42 tane sıfır diziyorsunuz ve sonuna bir 1 ekliyorsunuz (0,000...001 saniye). Bu öyle şizofrenik bir andır ki, ışık hızı bile bu sürede milim kımıldayamaz, zaman adeta donar. Henüz, ne bildiğimiz anlamda tık tık akan bir zaman vardır ne de sığınıp adres gösterilecek bir mekan.
İşte İbnü’l-Arabî’nin "Gayb Alemi" yani o gözle görünmeyen, akılla kavranamayan soyut alemler dediği yer tam olarak bu kronolojik sınırın arkasıdır. Arabî’ye göre evren, öyle bir kere yaratılıp kendi haline bırakılmış, kurmalı bir saat gibi durağan bir yer değildir. Tıpkı eski sinema şeritlerine saniyede akan binlerce kare fotoğraf gibi, evren de her 10^{-43} saniyelik o devasa küçük dilimlerde sürekli yok olmakta ve bir sonraki an yepyeni bir varoluşla yeniden yaratılmaktadır. Bilim insanlarının kuantum boşluğunda parçacıkların sürekli hiçlikten var olup sonra aniden sırra kadem bastığını keşfetmesi, Endülüslü şeyhin bu "her an yeniden yaratılış" (halk-ı cedid) fikrine laboratuvardan gönderilmiş muzip bir tebrik kartı gibidir.
Şimdi gelin, işin içindeki o asırlık felsefi nükteyi deşelim: "Hiçliğe kim hiçlik diyebilir?" Düşünün ki kapkaranlık, çıt çıkmayan, bomboş bir odadasınız. O odanın boş olduğunu söyleyebilmek için bile içeride nefes alan bir "gözlemcinin", yani en azından sizin olmanız gerekir. Gözlemci yoksa, boşluğun boşluğu bile iddia edilemez.
Varoluşun o ilk ve en büyük draması da tam burada başlar:
Hiçlik Bilinmez ama Hissedilir: Ortada henüz hiçbir form, hiçbir madde yokken, o zorunlu teklik (Yaratıcı/Zat) kendi potansiyelini, saklı hazinesini ve o tarif edilemez güzelliğini görmek ister. Ne de olsa aynaya bakmayan bir güzel, kendi cemalinden habersizdir. Ancak bu bakış, insani, hırslı bir plan değil; varlığın doğası gereği, güzelliğin taşma arzusundan doğan zorunlu ve zarif bir tepkidir.
İlk Ölçüm ve Sahne Işıkları: Ne zaman ki o kozmik bakış hiçliğe yönelir, işte o an "Bakan" ve "Bakılan" ayrımı doğar. Kuantum fiziğinde de "gözlemci" ne zaman bir elektrona baksa, o ele avuca gelmez dalga fonksiyonu aniden çöker ve parçacık uslu bir çocuk gibi görünür olur ya; işte tam o hesap! Bakış, yokluğu varlıkla perdeler. Henüz ortada hiçbir madde, hiçbir somut form yokken muazzam bir teklik düzleminde ilk irade titreşimini yaratır. İşte tam o an, her şeyi başlatan o ilk ve tek kelime evrende yankılanır: "OL!" (Kun). Tasavvufun o kadim nefesi ile Sicim Teorisi'nin evreni var eden o "ilk irade titreşimi", kuantum şifreleriyle örülmüş bu edebi sahnede birbiriyle kucaklaşır.
Küçük Bir İtiraf: İki Oda Bir Salon Evrenler
Biz insanoğulları tuhaf canlılarız. Evren dediğimiz bu devasa orkestra 10^{-35} metrelik sicimlerle, 10^{-43} saniyeden daha kısa sürelerde nefes nefese birbirine akorlanmışken; biz kalkar, o mutlak hiçliğin içinde kendimize iki oda bir salon betonarme dünyalar inşa ederiz. Sonra da o dünyaların içinde birtakım felsefi krizlere gireriz.
Ama itiraf edelim; kozmik ölçekte birer hiç olmamız, sabahları içtiğimiz o ilk yudum kahvenin lezzetini ya da evdeki o tüylü dostumuzun mırıltısındaki gizemli huzuru eksiltmiyor. Aksine, her an yokluğa yuvarlanabilecek birer gölge olduğumuzu bilmek, elimizdeki o tek anı, yani "şimdi"yi muazzam bir sanat eserine dönüştürüyor. Yaratıcı’nın hiçliğe sırf baksın diye yerleştirdiği o gözlemci bizsek eğer, hakkını vermek lazım: Sahne çok güzel, ışıklar harika; bize düşen sadece bu anın tadını çıkarmak.
Eğer bu evrensel mekanizma bir anlığına yorulup dursa, o kozmik bakış üzerimizden bir saniyeliğine (veya o bir saniyenin katrilyonlarca kat küçüğü olan Planck zamanı kadar) çekilse ya da o görünmez sicimler titremeyi bırakıp derin bir sessizliğe gömülseydi ne olurdu? Hepimiz ait olduğumuz o sessiz, tasasız, huzurlu ve mutlak hiçliğe bir göz kırpışında geri dönerdik.
Demek ki neymiş? Bizler aslında yokluk perdesine yansıyan, her an görünmez iplerle titreyen ve o en büyük Yaratıcı'nın "Ol!" emriyle ses veren zarif, biraz da şımarık birer şarkıymışız. Bir dahaki sefere gökyüzüne, bir dosta ya da saksıdaki o narin bitkiye baktığınızda, arka planda çalan o 10^{-35} metrelik minik, esprili melodiyi duymaya çalışın. Çünkü evren, bilim insanlarının formüllerine sığdıramayacağı kadar derin bir şiir; her an yeniden yazılan muzip bir romandır!





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.