YazYorum
Deneme20 May 2026

Yol Haritası: Kendi Nefesinde Var Olmak

YOL HARİTASI: Kendi Nefesinde Var Olmak

Melis Erbaşol|20 Mayıs 2026|24 dk okuma
269 görüntülenme|6 yorum


YOL HARİTASI: Kendi Nefesinde Var Olmak


 BAŞLANGIÇ

 Nasıl başlanırdı bilmiyorum, biri geçmişten biri gelecekten uzak bir noktada şu anda durmaya çalışırken, adımı ya da yaptıklarımı bile anımsamazken nasıl başlanırdı bilmiyorum. Hikayenin kahramanları ya da mekanları kaybolmuştu anılarımda, biri hatırlattıkça, karşıma çıktıkça, önüme düştükçe beliren anılardan bağımsız bir belleğim kalmamıştı sanki. Belki asırlar gibi geçen süre içinde başkalarının hayatlarını yaşamaktan ya da kendiminkini yaşamaya korktuğumdan. Büründüğüm tüm kimlikleri bir kenara bırakıp kendiminkini bulmaya çalıştığımda orada olmadığını gördüğüm bir bana ulaşmaya çalışmaktan iyice kaybolmuştum sanırım ve bu yüzden nasıl başlanırdı bilmiyorum.

  

   Anlamlandırmaya çalışmayacağım çünkü ben de daha anlayamadım bulunduğum anı. Öyle bir zaman ki bu boyutta yaşanmıyor gibi; sorularım var cevapları bulmaya çalıştıkça daha da kaybolduğum, bazı hikayelerim var yaşadığımdan emin olamadığım.Bu yüzden sizin için bir rehber niteliği taşımayacak okuduğunuz yazının sonunda yazar size bir amaç, bir sonuç veremeyecek, üzgünüm. Daha çok yürümeye çalıştığım yolun tümseklerini size hediye edebilirim ve her tümseğin geçilebileceğini söyleyebilirim. Merak ediyorum geçtiğimiz yollardan kazandıklarımız, sonuçları anlamsız kılıyor mudur veya aldığımız sonuçlar o çabaları manasız bırakıyor mudur? Hiç düşündünüz mü? 

  Sonucun değilde gidilen yolun önemini anlatan her yazıda size gösterilenlere, yolun size kattıklarına önem vermeniz söylenir. Belki sırf bu yüzden sonuçlar manasız kalıyordur. Ve belki yine sırf bu yüzden varlık kazandığınız her an size bir hediye ve o her anda bambaşka bir size merhaba diyorsunuz. Her adımda yenilenen siz ve duygularınız sonunda size bambaşka bir kişi hediye ediyor ya, işte o yoldan bahsediyorum, en baştaki sizi, kaygılarını, elde etmek istediklerini bırakıp başka bir kişiye yol aldığınızda ve sonucunu elde etmek istediklerini de bu yolda kurban verdiğinizde, heba edilenler kazanılanlara değiyor mu?  İşte tam da böyle bu durumdan hareketle ben, kendim, benliğim, geçmişim ile vedalaşıp şimdiki kişiye merhaba diyordum, fakat öyle bir an geliyor ki şu anın içinde de kayboluyorum, kayboldum. Anı yaşa mantraları gibi oldu bu biraz, fazla ana kapılmayın bence sonra hazır değilseniz öyle bir etkileniyor, öyle bir duruma geliyorsunuz ki o an da kısılıp kalıyorsunuz… Sonrası işte belli; kafa karışıklığı, kendini kaybetmişlik oluyor. Öyle varlıklarız ki bize disiplin adı altında verilmiş görevleri, zamanlamaları, aylara haftalara saatlere böldüklerimizi kullanmazsak bir boşluk içerisinde kaybolup gidiyoruz . Bize verilen hedefler kendimize koyduğumuz amaçlar belirlediğimiz sonuçlar olmazsa kaybolup gidiyoruz. Bir sonraki güne hazır olmak için yaşayan, o anı yaşayabildiğini iddia eden ama hep bir kaygı ve yetişememezlik duygusunda kaybolan varlıklar. Böyle anlardı sanıyorum kendimi unutmama sebep olan. En başta söylediğim gibi, kendimi hatta adımı bile hatırlayamaz olmuştum. Merak etmeyin bilinç kaybı yaşamak gibi bir durum değildi bu, gayette farkındayım, sadece bildiklerimin benim ulaşmak istediğim doğrular olmadığını farkındayım. Farkındayım ki durduğum yeri değiştirmek isterken ayaklarımın altındaki tüm taşları oynattım aslında. Yolları gidemedim, yollardan dönemedim sadece kendime yaptığım, düzenlediğim, oluşturduğum yolları bozdum. Sonrasında seçilecek yollar kalmadı, arkama dönüp bakamadım çünkü zaten geçmiştim,  ama işin ilginç yanı ileriye de bir adım atamadım. Atamadığımı düşünmüştüm, belli ki bu süreçte insan kendini geliştirdiğini de fark etmiyor. Kafanızda iki ses sürekli birbirleriyle çakışıyorlar, ikisinin de onay verdiği tek bir düşünce var ki o da hareket etmem gerektiği; fakat biri sağ biri sol diyor, biri güvenlikten dem vuruyor, diğeri kısıtlanmaktan; biri hızdan şikayetçi, diğeri akmayan zamandan… Anladınız işte yüksek bir kaygı ile baş ediyor bünye, hangi tarafa meylederse o yöne doğru hareket ettiğinden ve her geçen günün galibi farklı olduğundan aslında aynı yerde dönüyor gibi oluyorsunuz. Sonunda,

            günün sonunda, bu duygunun sonunda, bu anların sonunda belki de bu kararsızlıktan bu bilmemezlikten muzdarip, adımı bile bilmez oluyorum.Her gün başka birinin gözlerinde uyanmak gibi, tanımaya en baştan hep en baştan başlıyorsunuz. “Kendinizi” tanımadığınızı bilmek biraz iç burkucu değil mi? Öyle bence, kahramanlarım kendi kanunsuzlarıyla savaşıyorlar ama günün sonunda sen hangi tarafta olman gerektiğini yine de bilemiyorsun gibi… 

Anladınız 

Siz de yaşadınız mı? 

Kendinizi tanımadığınız, tanımlayamadığınız zamanlarınız oldu mu?

  Olmuştur, görmezden gelip, üstüne basıp geçmiş-misiniz-dir?

Belki…

  Eninde sonunda insanın vardığı nokta , kendinden bir yenisini yaratmak veya belki de eskisi gibi görüp yaşamaya devam etmek olacaktır.

Her iki şekilde de kabullenmek var biliyorsunuz, durumu kabullenmek, yeni beni kabullenmek, görmemeyi kabullenmek, olduğun yerde kalmayı kabullenmek, zincirleri kırmayı kabullenmek… Bir şekilde kendinize bir yol seçtiğiniz doğru ama inanın eğer yeni bir başlangıç istiyorsanız önce kendinize yeni bir adım, yeni bir yol seçmelisiniz, o yolda kendinize sahip çıkmalı ve bu özgürlüğe yanında gelen prangalarıyla evet demelisiniz. Ne sanmıştınız özgürlüklerinde bedelleri vardır. Bedeli konfor alanlarından çıkmak, düşüşleri, kaybedişleri, zorlukları kabullenmektir. Her durumun bir prangası vardır. Konfor alanlarımızın zamanla bizim prangalarımıza dönüşmesi gibi…

  

  Her konfor alanı bir özgürlük kısıtlayıcı mıdır, konfor alanları sizin üretkenliğinizi elinizden alır söylemleri her durumda gerçek midir? Bilemiyorum, o konfor alanı da bir sonuç değil miydi? Biz o konfor alanını yaratmak için belli yolları gidip o sonuca ulaşmadık mı zaten? Dediğinizi duyar gibiyim, şayet siz demediyseniz ben dedim bile… Bazen insanlar kendi prangalarını severler işte. Size pranga gelen bana gelmeyebilir de… Bugün gelmeyebilir yarın öyle hissettirebilir. Belki bırakıp gittiğimde iyi ki de dedirttirebilir. Ama kim diyebilir ki gittiğinde de kendine yeni bir konfor alanı yaratmayacaksın? Böyle olumlu bir kelime grubunun olumsuz algılanmasına anlam veremediğim anlardan biri de bu işte… Size aslında yine böyle bir kelimeden bahsedeceğim, o da aslında bir mutluluk çağrısı olabilecekken, bir an da olumsuz bir yöne doğru evrilebiliyor da…

   “Ben diye başlayan cümleleriniz olsun, bizler insanı yıkıyor.” diyordu, önüme çıkan bir yazıda. Oysa bize öğretilen bu değildi, eski zamanlarda ailelerin çocuklarına öğrettikleri ile şimdiki zamanda öğretilenler ne kadar farklı değil mi? Şimdi o yollardan geçmiş olan bizler sonraki nesilleri biraz daha bencil yetiştiriyoruz, belki bazen fazla bencil. Aslında biliyorsunuz, bu bir gerçek ki her şeyin fazlası zararlıdır, bünyemizin çok ihtiyacı olan suyun fazla tüketilmesi bile, düşünün ki onsuz yaşamayan bir biyolojik varlık onun fazlasıyla zarar görebiliyor. Aynen bunun gibi, bu sebepten “biz bilinci” insanı yıkıyor diyemeyiz, ama zaman zaman “ben” tek başına var olmaktan keyif almalı bence de… Burada durup soruyorum kendime gerçekten kendinle olmaktan keyif alıyor musun?

Cevabım belli, cevabım çok basit “elbette, çok keyif alıyorum” ama sonra kaygılar baş gösteriyor, kendime dönmeler, yapmadıklarıma kızmalar, yaptıklarımı yetersiz bulmalar. Bu noktada hep en başa dönüyor ve hatırlatıyorum kendime; o an ona ihtiyacın vardı, o an için o doğruydu. Şimdi gelişmeye çalışan sen elbette değişiyor. İstekleri ve ihtiyaçları başkalaşıyor. Dolayısıyla kabul et kendini, bu benlik böyle var olabiliyor. Biraz kendini kaybederek …

   Geceyi gündüze bağladığım bir zaman diliminde

   Sessizliğe daha çok muhtaç olduğumu anladım

   Gecenin sessizliğinin bana verdiği

   Senden aldıkları ile aynıydı

   Daha çok kaygı, daha çok bilinmezlik

  

   Biraz kendimi kaybettiğim yerden

   Tam o kırıldığım yerden

   Bilinmezliklerin arasından çiçek açtım.

   Ömrü ne kadardı bilinmez ama

   Hayata yeni bir anlam daha kattım.


 Sonuç, kırıldığımı gördüğüm noktada kendime sordum, neredesin? Çık ve bir adım at, ileri olması gerekmez istersen geri ama, adım at. Kendime söyledim, hatırla sana verilen adı değil, senin manalar yüklediğin, ilmek ilmek işlediğin o ruhun adını hatırla… Durduğun yere değil kendine odaklan, sorumluluklardan, beklentilerden, isteklerden, başkalarının hayatını yaşamaktan, onları mutlu etmeye çalışmaktan öte de, aslında hiç bencil olmayan bir noktada kendine dönmeyi hatırla. Mutluluğun özünde sen olduğunu, seninle biçimlendiğini hatırla… 

 İşte böyle bir yolculukta, yolun güzelliğine kapılıp anı yaşadığım, yolun engebesine takılıp yuvarlandığım ve gidilecek yolların sonu olmadığını anladığım yerdeyim. Bu yüzden size sonuçlar veremem, yeni anlamlar yükleyemem, kendi çemberlerinizde yaşamanızı eleştiremem, kendi yokluğuma sığınmamı da hor göremem, kimselere sövemem … Bu yüzden sizlere ancak kendi yolunuzun açık olduğunu siz istediğiniz müddetçe sizlere sunulacak güzelliklerin varolduğunu, zaman zaman tökezleyeceğinizi ama buna değeceğini söyleyebilirim.

 Hadi önce kendinize dönme zamanı …

 


 KAYBETTİĞİNİ BULMAK

 Merhaba yeni güne, dün dünde kaldı işte, bir ben ile yola çıktım; dedim ki kendime yol senin ne istersen yap…

 Peki, sahiden ne istiyorum ki ben? Beni nelerin mutlu ettiğini biliyorum, nelerin üzdüğünü, nelerin her an aşık gibi hissettirdiğini beni yaşama sevinci ile doldurup terazinin kefelerini dengelediğini biliyorum. Bildiklerim, istediklerim miydi? Zaten bunları ben hep kendi yolumda keşfetmiştim, kendimden sakınmadan, kendimi saklamadan. Bu noktada doğru bir soruydu, bildiklerim elde ettiklerimdi, sanırım onların üzerlerine yenilerini eklemek istiyordum. Yaşadıklarımın ve elde ettiklerimin nankörü değildim. Onların üzerine titrer, her anı şükrederek çoğaltırdım. Evet, her birimizin öğrendiği gibi güzellikleri çoğaltmak onların kıymetini bilmekle oluyordu. Her sosyal medya gönderisinin bir yerinde değindiği size öğretmek istediği ama gönderiyi yazanın öğrenemediği gibi… Öğrendiyseniz zaten mutluluk elinizde başka bir basamağa doğru yol alıyordunuz. Yol aldım almasına ama sepetim biraz boş ne istediğimi tam bilmeden… 

 İçimde bir yerlerde sanki bir madenin derinliklerinde parlayan ve bulunmayı bekleyen bir ışık vardı. Belki de daha önce keşfedilmiş, onunla var olunmuştu ve çevreyle şekillendikçe unutulmuştu. Zamanı gelmişti, bilmediklerime dokunmamın, zamanı gelmişti kaybettiğimi bulmanın. Yola koyuldum, nereye gideceğimi bilmeden, sesim olmadan, bir varış noktam olmadan. Biraz endişeliyim elbette ne bulacağımı, bulduğumdan hoşlanıp hoşlanmayacağımı bilmeden yola çıktım. Yanımda yarına dair bir hazırlığım olmadan dünü bırakıp bugünü yaşamaya çalışarak, en azından bunu deneyerek yola koyuldum.

  Yalnız mıyım? Evet, biraz… Yollar birlikte mi gidilir, belki… Beraber de gitsen o yolu yalnızsındır, herkesin kazanımları kendinedir, herkesin yolu kendine.. Bu yüzden biraz yalnızım biraz yarınsız.


RUHUNUN GÖZLERİ

 Pencere kenarında yağmuru izleyen çocuğun yalnızlığı gibi, sen onu yalnız görürsün, o yağmuru oyunlarına engel görür ve yağmur yine de yağar. Bizim için, toprak için, o gün yağmak istediği için, doğa olayları bunu gerektirdiği için elbette ama yağar. Sana rağmen değil yağması gerektiği için yağar. Sen onun yağışını nasıl tasvir edersen o sana öyle gelir. Bereketiyle, sebepleriyle veya yalnızlığıyla … Ruhunun gözleri onu nasıl görmek istiyorsa, öyle görür. Kendi için mi kendine rağmen mi? Bu anlarda yağmur benim dostum, pencere kenarında izlediğim toprağın bereketi, kahvemin eşlikçisi, kitabımın dostu gibi olur. Ruhum onu öyle sever, öyle kabul eder, yağmur yağarsa benim keyfim için yağar. Bu sebepten yalnızlık biraz benim dostum biraz benim seçimimdir. Bana rağmen değil ben öyle istediğim içindir. 


ZAMANLAMA HATASI

Ruhuma rağmen olanlarda var aslında, yola çıktığımda karşıma çıkan, ne istediğimi ararken bana rağmen olanlar, bunu en çok doğru zamanda olamayanlara borçluyuz belki de. Bir alıntıdır ki tam yerinde olacak (Aylak Adam, Yusuf Atılgan) “Hep böyleydi, bir şey en gerektiği anda olmazdı.” İşte tam bir zamanlama hatası bu zafere benzeyen yenilgilerin olduğu yerde durmanıza sebep olan. Oralarda takılıp kalmaktan ileri gelen yolunuzda sizi biraz tökezleten … İşte hayat böyleydi dedirten zamanlama hataları, hayat hep böyle mi devam edecekti ve küçük zaferlerle bizleri oyalayacak mıydı dedirten zaman kaymaları…


SERENDİPÇE

Suç ve Ceza’ da Raskolnikov “ Hayat, çok usta bir yalancı” der. Gönderme olsun diye değilde gerçekten küçük zaferler hayatın bizi oyalama tekniği olabilir diye düşünürüm. Küçük beyaz yalanları, bir yere varacağını düşündüğümüz bu yolculukta, sona yaklaştıkça anlaşılan bizi biraz oyaladığı sonunda değil yolunda hayatı benimsettiği olabilir ve belki şöyle söylenebilir; aramazken bulunan mutlu tesadüf (serendipçe), tesadüfler hayatı gözümüzde yaşanılabilir kılabilir belkide.



SEYİRCİ

 Kendi hayatınızın seyircisi olmak, tesadüfleri gözlemlemeye çalışmak gibi… Bu arada ben tesadüflere inanmam. Tesadüflerin olmadığını öğrendim. Biraz daha dikkatli baktığınızda anlıyorsunuz. Kendi hayatımızda söz sahibi olmanın bazı kuralları var, bunu yapıp yapmadığımızı anlamanın ise güzel bir yolu var. Kendi hayatınıza seyirci olabilmek, başka bir gözden görmeyi denemek. Belki de bize gösterileni, o en çok sinirlendiğimiz, karşımızdakine yol göstermeyi denediğimiz, kendimizi bir halt zannettiğimiz noktadan bakıp aslında karşımızdakinin de biz olabileceğini anlamak ve ona bir de seyirci gözüyle bakabilmek. Kendi yorumlarımızı katmadan izlemek.


FİGÜRAN

Nasıl anlatsam bilemiyorum bazen başka birinin sesi senin nefesin oluyormuş, başka bir kalpte can bulabiliyormuşsun meğerse… İnsan sessizliğinde can bulup, yokluğunda dahi yeşerebiliyormuş tekrardan meğerse…

Düşünüp durduğun ve anlamlandıramadığın onca hissin aslında hayat bulduğu anlar varmış.Ne kadar enteresan değil mi? Varlık ve yokluk arasında, bir adımın ardında bir yerlerde bambaşka duygularla dolabiliyormuşsun. 

Hayatımıza ansızın giren ne varsa halen bizleri hayrete düşürebilecek kadar hayatın süprizlerle dolu olması ne kadar güzel değil mi? 

Veya o kadar da güzel olmayabilir… Sizi ne zaman nereden yakaladığınıza bağlı olarak değişiyor aslında değil mi?

Çok güzel dediğim bir duygunun aslında beni bir o kadar da yorması bu yüzden işte

Yakalandığım zaman diliminde olmamalıydı bu aslında. Aslında hayat böyle gelişmemeliydi belki de…Tam da bu noktada durup düşünüyor insan işte öyle de olmuyor be! 

Yazılmış tüm kitaplarda çevrilmiş tüm filmlerde aslında anlıyor ki karakter, bu ne olursa böyle yaşanacaktı. Farklı bir kapıdan çıksam da farklı zamanda var olsamda farklı bir seçim yapsamda…Yolculuk her ne kadar farklı olursa olsun sonu hep aynı olacaktı… Olacaktı?

Bu yüzdendir ki yolun sonu değil hep yolculuktu önemli olan.

O zaman her 'an’ da gelen bize ne öğretmesi gerekiyorsa veren gelişimimize katkıda bulunan yolu sevmeliydik. Sevmeliydik tüm o acıları ve iniş çıkışları … Var Olabilmek için değil yaşayabilmek için.

Doya doya mı doyasıya mı?

En azından dışardan seyrederek değil de oyunculardan biri olarak bazen başrol oyucusu bazen figüran olarak. Sanırım kendi filminde bile insan zaman zaman figüran olabiliyor. Olmalı da …Sadece çok uzamamalı bu figüranlık, çünkü eğer siz kendi filminizin baş karakteri olduğunuzu fark edemezseniz, bu yol çok uzuyor inanın. 

Kendine varamama yolu, çünkü o yolu bitiremezseniz, asıl bir yol var ki kendini bırakıpta çıktığınız, vurulduğunuz suretlerde, kaldığınız odalarda, kapana kısılmış her an da, kurtulduklarınızda, bıraktıklarınızda, vazgeçtiklerinizde veya vazgeçildirildiklerinizde takılı kalıyor ve asıl maksada kendini bulup yeniden kendini bırakmaya, bırakabilmeye ve teslim olmaya varamıyorsunuz.

Tüm bunları yaşayan insan, sadece var olmayı tekrar hatırlatılan bir kelam ile yola çıkabiliyor düşünün. Minik bir ittirme, kalbe koyulan sıcak bir dokunuş, bir kelebeğin kanat çırpışı, bir adımın sana yönelişi, görülmediğini sandığın bir anın sıcak dokunuşu ile 

Böyle anlatabilirim belki de 

Okurken sana dokunan bir satırdan, bir kelimeden, nokta konmamış bir cümlenin gidişinden, belki sadece bir virgülden yola çıkıyor ve kalbinde bir noktaya dokunuyorsan, kendini bıraktığın yerden kaldırmak istiyorsan 

Sende kendi nefesinde var olmaya , kendini yeniden yeşertmeye ve hayatın ritmine geri dönmeye, teslim olmanın muhteşem huzuruna hazırsın demektir.

Hazır mısın?


TESADÜF

İşte bu yüzden inanmıyorum tesadüflere, efendim? E işte bir önceki bölümde de söylemiştim, nereden çıktı şimdi bu demeyin tesadüflere inanmıyorum.

Yalnızca olasılıklara bağlı olduğu düşünülen olayların bağıl nedeni yani, biraz rast gelmek…

TDK tesadüfü rastlantı, yalnızca ihtimallere bağlı olan olayların kesin olmayan sebebi olarak açıklarken

Tevafuk kelimesini ise birbirine uyma, uygun gelme olarak açıklıyor. Tesadüfte ihtimaller söz konusuyken tevafukta ise birbirine denk gelme ve uyum söz konusu oluyor.

Yani biraz mucize ! Mucizeninde anlamını girelim mi? Yok gerek yok sizde benim kadar gidip internetten bilgi kirliliğinin içinden aradıklarınıza ulaşmaya çalışabilir eminim benden daha iyisini bulabilirsiniz.

Siz neden inanıyorsanız tesadüflere bende işte o yüzden inanmıyorum. Daha büyük bir güce inanmak hoşuma gidiyor olabilir, kadersel anlaşmalar demeyelim de ruhumuzun kendine zaten önceden belirlediği yollar, anlaşmasını yaptığı alanlar diyebiliriz… Canım, bunu çokta tanımlamak, derinine inmek veya sizlere inandırmak için on takla atmak istemiyor açıkçası. Sizde inanmak isterseniz yaşadıklarınıza bir de bu gözle bakarsanız eminim benim bakış açımın benzerine ulaşırsınız. İşte hayat biraz da böyle neresinden inanmak istersen, nasıl bakarsan, o an sana hangisi huzur verecekse, seni yola itecek veya olduğun yerde tutacaksa. Durmanıza lafım yok o da çok güzel bir ilerleme yolu, inanın, insan durduğunda gölgeleriyle tanışıyor. Bazılarını seviyor bazılarını siliyor. Bu sebepten hepsi kabulümüz. Ne de olsa ilerlemenin farklı şekilleri var. İleri atılan her adım ilerlemeye sebep vermezken geriye atılan adım bir kaç vuruş öne çıkmanıza bile sebep verebilir. Kimin önüne mi? Kendi önünüze, lütfen yolumuz kendi yolumuz, yaptıklarımız veya yapmadıklarımız kendimiz için, amaç kendinin iyi versiyonlarıyla buluşmak belki sadece iyi değil her zaman kendi versiyonlarımızla buluşmak. Yeri gelir canım ben bunu tanımıyorum alın ayağımın altından diyebiliriz…

Dolayısıyla, figüran olmaktan çıktığımız başrolü oynamanın süper olduğuna inandığımız hayatımızın bir de yönetmeni olduğunu hatırladığımızda yaşadığım şoku, bir tesadüfle öğrenmedim tabii…



YÖNETMEN 

Bir süredir imlece bakıyorum, ne yazayım şimdi, sevgili yönetmen diye sesleniyorum bilinçaltıma. Merhabaaa duyuyor musun beni? Lütfen iletişimimiz yetersiz olmuş bir süredir, a dediğimi z anlamışsın. Sen şimdi her şeyi yönetirken ve ben kendi kendimi kandırırken,  bak bunu da ne güzel yaptım diye böbürlenirken sen miydin o ? Tekrardan bir tanışsak mı ne dersin? Boş laflar etmişim zamanında lütfen önce onları sistemden bir silelim, gereksiz yer etmesinler diye. Bahsettiğim tecrübelerim değil yine yanlış anlama ne olur. Pardon nasıldı o, önce pozitif cümleler kuracağız. Beni doğru anla ve lütfen gereksiz kodlamaları sil. Tecrübe ettiklerimi seviyorum, öğretileri bana bir ömüüür boyu yetecektir. Bir defada öğrenebiliyorum inan ki!

Sevgili okur, bu satırlarda yüksek ateşle boğuşurken şunu düşündüm, sanırım bir delilik hali geliyor insana zaman zaman şöyle bir sınıra yaklaşmanın ve orada durmanın zincirleri boşa almak gibi bir hissiyatı var. Bu hissiyat  insana biraz farklı hissettiriyor başka bir yönden baktırıyor. Ardından da bir boş vermişlik hali geliyor. Tam bunun ortasında farkındalıkta oluşuyor. Kendime söyledim sana da söyleyeyim, kendine doğruları söylemek gibisi yok. Görüyorum bazen canımız acımasın diye kendi yarattıklarımıza inanıp orada kalmaya çalışmanın bizi rahat ettireceğini sanıyoruz. Sevgili yönetmen koltuğundaki bilinçaltımızda komutları alıyor, eviriyor çeviriyor tam da olması gerektiği gibi hayatımızda olduruveriyor ve oyun başlıyor. Oyun adı üstünde gerçeklikten kopuyor, bir yöne evriliyor, evrildiği yön kalbinin frekansından uzaklaşıyor. İşte insan orada kendinden de uzaklaşıyor. Meselenin özü bu kalbine yakın olmakta, hiçbir mantık hiç bir ilerleme, hiçbiri kalpten bağımsız bir işe yaramıyor.



KALBİN FREKANSI

Hazır mısın demiştik ya, bu kısmı biraz da hazır olanlar için aslında. Yolu beraber yürüyoruz arkadaşlar evet ama isteyen biraz durup soluklanabilir, bence her safhanın bir süresi var bazen bir saniye, bazen aylarca sürüyor. Mesele işin özünü kaçırmamakta.


Şöyle arama motorlarına girip aratınca binlerce bilgiden sonra beynimizin hafif sulandığı noktada bir es verip, lisedeki gençlerin bir bildiği vardır diye gidip sordum, bunları aratacak daha doğru uzantılar var. Uzantı mı neyse işte var yani hedefe doğru yerden gitmek diye de bir kazanımımız oldu bu süreçte. Araştırmayı seviyoruz, Arkeoloji okumakta bunu gerektiriyordu. Zaten araştırmayı bile yeterince bilmediğimizi eksik soru sorduğumuzu hatta soru sormayı bile bilmediğimizi orada öğrenmiştim. Sizin üniversite kazanımlarınız neydi hatırlıyor musunuz? Konuya geri dönelim.

Bu frekans meselesine girince çıkamıyorsunuz, tabii ki bilimle açıklananlar insana daha akılcı geliyor. Girdikçe giriyorsunuz oh ne ala dipsiz kuyu maşallah, attığım taşın sesini duymayı bırakın hangi taşı attığımı bile unuttuğum için olaya Dünyanın Frekansından yani “Schumann Rezonansı”ndan girip bir nevi dünyanın kalp atışı (7.83Hz), bunun insan beyninin (Dr.Anker Mueller) frekansı ile uyumlu olduğunu da bulmuşlar,  (gerisi merak edenler için arama motorlarında, bununla ilgili yazılmış makalelerde, kitaplarda mevcuttur…) kendi kalbimizin frekansından çıktım. 

Albert Einstein ne demişti: “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur.”  Önyargısız okumaya çalışın!


Bazen girdiğiniz konular sizi çemberine alır, içinde kaybolursunuz ya bunda da ben öyle oldum. İnanmak isterseniz eğer, ben inanıyorum; kalp, beynin enerji alanından çok daha geniş bir enerji alanı yaymaktadır. Romantik bir bakış açısıyla bakmıyorum inanın, zaten uymaz bana ben mantık insanıyım. Öyle bir yanılgıya düşünce, yanılgı evet yani böyle bakıyorum, hayırdır diyorum kendime canın sıkıldı galiba, neyse bu başka bir bölümün konusu olsa gerek. Konu başlığı kendimizi kandırdıklarımız olur muhtemelen.. :)) Dediğim gibi aslında ben demedim okuduğum gibi kalbimiz güçlü arkadaşlar. İstediklerimizi yapmamızın anahtarı da orada, daha doğrusu seçtiklerimizi mi demeliydim. Neyse dağılmayalım, anahtarımız kalbimiz, eğer kalbimiz beynimizle bir arada uyum içinde çalışırsa, biraz meditasyon iyi gelebiliyor, o noktada öyle bir frekansa geçiyoruz ki. Hayalinizde uçsuz bucaksız çayırlarda özgürce koşan atlar canlanabilir. İşte öyle oluyor. Artık ne derseniz deyin, evren mi dersiniz, uyumlandım frekansım coştu mu dersiniz, kaderimin neden benim kaderim olduğunu buldum mu dersiniz bilemiyorum ama işte dileklerimiz gerçek oluyor. Eureka der Arşimet… Bizde öyle oluyoruz işte… Buluyoruz… 


Sonuç, isteklerimiz, dileklerimiz, arzularımız, seçtiklerimiz ne derseniz deyin ile uyumlanırsak ; yani bilinçaltımıza hücrelerimize kadar bu bize doğru gelirse, inanın o sizin yolunuz oluyor ve zaten öyle bir inanıyorsunuz ki gerçekleşmemesi mümkün olmuyor(çünkü inanç sizinde bunu oldurmaya çalışmanızın anahtarı oluyor). Ben bunu çok deneyimledim arkadaşlar, diyorum, kendimi kaybetmeden önce böyle bir noktada idim. Bazen çok bildikçe de insan kendini kaybediyor galiba, cahilliğin böyle bir yanı var kendine sınırlar koymuyorsun. Fakat çok bilme safhasını geçip okudukça daha kendinizi cahil gördüğünüz noktada benzer bir nokta oluyordur eminim. Biliyorsun ki teslimiyet insana yol açıyor, sadece neye teslim olduğunuzu iyi bilin. Abur cubura teslim olmayın lütfen diyordu yazar çikolatalar içinde kendini kaybetmişken.

Bağlanmak istediğim şu, bu yolculukta bir sıfır önde olmamızı sağlayacak anahtarlardan biri tüm hücrelerinle inanmak, hayallerinden vazgeçmemek elbette onlar için adım atmak, ertelememek.


Bir hayaliniz yoksa bile hayaliniz olabilir mesela bir hayalim olmasını hayal ediyorum. Fazla şekerin beynimize yaptıklarını şu an gözlemliyorsunuz :)


KENDİMİZİ KANDIRDIKLARIMIZ

Girdik ya konuya es geçmeyelim, hazır kalp demişken frekanslar demişken romantizm demişken bir değinelim. Kalbimiz değil aslında manipülatif olan, bilincimiz öğrendiklerini, toplumsal kaygılarını alıyor harmanlıyor önümüze nur topu gibi sevimli bir biçimde sunuyor. Bizde kolay gelene inanıyoruz. Mantıklı olduğunu düşündüğümüze, evet mantık önemli katılıyorum. Ama bu mantık çevresel etkenler, toplumsal öğretiler, benzer kaygıların oluşturduğu bir bakış açısıyla mı geliyor ona bir bakmak gerek aslında. Diğer türlü tüm bunları geçe geçe geldiğimiz noktada :

İyi de bir dakika baya bir kendimi kandırmışım diyebiliyorsunuz zaman zaman. Bazıları demiyor, demiyor olan insanları gördüğümden yazıyorum zaten muhtemelen bunca yazıyı. Azıcık günlük gibi oluyor biliyorum ama arkadaşlar şöyle düşünmüştüm bir defasında : Şimdi bu insan evladı benden büyük, birazda benden akıllı sanırım, kocaman kocaman lafları da var; hani insanlar tecrübe ede ede öğreniyorlar ya daha fazla zaman daha fazla yaşamışlık değil miydi? Bu sebepten benden çok biliyordur ya ben dinleyeyim ne diyeyim; dedim ama gördükçe, yaşadıklarına tepkilerini ve kendini nasıl bir sarmalın içine soktuğunu ve bunun hiç farkında olmadığını o noktada dedim ki, yaşla ilgisi yok. Buradan bakalım bence, ben bazen küçücük dediğim çocuklardan çok şey öğreniyorum. Çünkü o bakış açısını unutuyoruz zamanla, görün onların gözleriyle, çok daha eğlenceli hayat inanın. Bu yüzden bazen romantik bir bakış açısı da güzel oluyor. Hayata bir gökkuşağının dibinden bakmak, zamanı orada durdurmak, üstüne yıldız tozları serpmek falan filan… Güzel oluyor,  kalbinin gözü açılıyor insanın. Hatırlasanıza, toplumsal kaygıları, başka insanların kalıpları, başka insanların anlaşılmaz tecrübelerini kendi bünyenize katmadan önce hayata olan bakış açınızı. Hayatın gerçekleri, bulunduğumuz coğrafyanın kazanımları derken verin coşkuyu, muhteşem bir kalbi şöyle güzel bir çamurla sıvadık zaten, başka harekete hacet kalmıyor dostlar.

işte her şeyin fazlası zarar noktasına geri dönüyoruz, ne çok alacak ne çok vereceğiz, ne çok duygusallaşacak, ne de her şeyi bilen mantığımızın yolunda gideceğiz. Siz tek bir duygudan, tek bir kalıptan ibaret değilsiniz, çok olmak için , kendinizden yarattıklarınızı kutsamak için terazinin dengesini öyle güzel ayarlayacağız ki kendimizi kandıramayacağımız noktaya geleceğiz. İnsan belki yolunu böyle daha güzel bulabilir. Yanlış düşünebilir, yanlış anlayabilir veya yanlış yapabilirsin; ama yanlış hissedemezsin. (Edith Wharton) diyen söze de kulak vermeyi unutmayalım.


HİSSİKABLELVUKU

Kabl-el-vuku’ yani olmadan önce demekmiş. Güzel kelime “Hissi Kablel Vuku”, önsezi anlamına geliyor. Bir şeyleri olmadan önce sezmek, muhteşem bir yetenek olarak görülebilir mi? Şüphe duymayı bilir insan, bilmeli en azından. Bilimin yolundan çok şaşmamak gerek. Müneccim falan dediğimizde biraz şüpheyle bakmalıyız bence de. İnsanoğlu inanmak istiyor birazda önden bilmek istiyor. Gelmeden gelecek olana hazır olmak istiyor, bu yüzden yollarını bunu tahmin edebilecek kişilere yönlendiriyorlar. Günümüzde bunu bilimle harmanlayan dallar var, birde falcılar var onlar en eğlenceli olanları. Kalıpları var onların, üüüç vakte kadar annem geliyor gelmekte olan. Nedir ki bu üç vakit, üç saniye, üç dakika eminim bir şeyler geliyor elektronik posta veya kargo geç kalmıştı belki o gelir. Gerçekten dalga geçmek istemiyorum, benimde önsezilerim iyidir. Hatta bazen arkadaşlarımı korkutacak kadar, en yakınımdakiler bundan faydalanamazken yakın arkadaşlarım bunu keşfettiler. Anlıyoruz ki insan yakınındakinin kıymetini bilmiyor (yeni konumuz da buydu zaten). Dalga geçmek istemiyorum ama insanların duygularını sömürenlere karşı da pek duyarlı değilim. Arkadaşlar o parayı psikoloğa falan verin o da rahatlatıyor. En azından sizi bir beklenti içine sokmuyor. Bende bu olay şöyle çalışıyor, durup dururken arkadaşımın gitmesi gereken yere gitmemesini söylüyorum, orada büyük deprem oluyor gibi. O şekilde onu neden dediğimi bilmiyorum, ben kendime itibar etmiyorum arkadaşlarım bana ediyor. :)) Bu bizim aramızda işleyen bir sistem sanırım. Garip bir şekilde önsezisi olmadığını düşünen ama aslında olan arkadaşlarımınkine de ben itibar ediyorum. Bu şekilde biz yolumuzu buluyoruz. Ama bence bu önsezi de kalpten gelen bir his hareketi, benim inancım hep bu yönde , çünkü beni hep bir şekilde doğruluyor. Sadece zaman zaman kendimizi kandırmaya çok meyilli oluyoruz. O noktada, belkide bu yüzden kendime işlemediğini düşünüyorumdur, önsezim mi istediklerim mi acaba diyorum… Bilen varsa beri gelsin lütfen bana ulaşın bir yol haritası çizelim sizinle. Kanımca benim buna da ihtiyacım var. Soruyorsanız sen niye bulmuyorsun yol haritası çizecek olanı derseniz, ben biraz buna da inanıyorum galiba. Yolum bir yerde senin yolunla kesişecektir. Kesişmesi gerektiği zamanda, kesişmesi gerektiği yerde…


Sonuç, önsezilerinizi dinleyin…


DEĞER

Aksiyoloji değer felsefesi demekmiş. Etik ve estetik olarak ikiye ayrılırmış. Elbette etik olan insanların ahlaki değerlerini sorgular; estetik ise neyin güzel olduğuyla ilgilenir. Sizce değerlerin kaynağı nedir? Din, gelenek, adet, görenek, inançlar; kültürel, tarihi ve bilimsel ürünler midir? Değer, evrensel bir açıdan bakılması gereken olgu mudur? Size göre değer nedir? 

Spranger’ın 1963 teki çalışmasına göre altı grupta toplanmıştır değerler. En çok kabul edilenlerden biri olan bu çalışmada değer estetik, teorik(bilimsel), ekonomik, siyasi, sosyal ve dini olarak gruplandırılır. Bana göre değer, tavırları şekillendiren, hayatla mücadele şeklimizden tutunda, davranışlarımıza bir kılavuz gerekecekse ona bunu sağlayacak olan, motivasyonu sağlayacak olan bir ölçüt şeklidir diyebiliriz.Tamam zaten tanımlama da hiç bir zaman iyi olmadım. 

 Çocuk sorar - “anne bu kelime ne demek” yani ben sana en iyisi onu cümle içinde kullanayım çocuğum… Böyle bir durumdayım, kendimi geliştirmem gereken ama üstüne hiç eğilmediğim bir mecradır kendisi. Yinede ne demek istediğimi ucundan azıcık anlatabilmişimdir diye umuyorum.

 Değer verdiklerimiz zaman içinde değişiyor olabilir mi? Bence olabilir, bence değişiyor. Ama ne olursa olsun sizin için belli fedakarlıklarda bulunmuş, sizi incitmemek için çabalamış, yanınızda durmaya gayret göstermiş insanlara karşı değer algımız değişmemeli kanımca. Zamanla ki bence hepimiz yapıyoruz, benim yolum, benim hayatım, benim kararlarım üçgeninde biraz bencilliğe meyledip bu değeri hak eden insanları unutup yolumuza öyle devam ediyoruz. Bunu yapmasak, biraz daha farkında olsak bence o yol daha da güzel olacaktır. Seninle o yolu yürümek isteyen insanlara biraz daha merhametli davranmalısın. Hepimiz öyle yapmalıyız yoksa gerçekten herkes kendini gerçekleştirmeyi hak eder, sadece kırmadan, bazen unutmadan , her zaman değerini koruyarak.



KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK

Bir defaya mahsus olmadığını düşünüyorum kendini gerçekleştirmenin, değişime açık olsanız da olmasanızda. Daha çok isteğe bağlı gibi gözüksede, hayat, sizin gidişattan memnun değilse (kader, evren vs) küçük bir çelme takıyor ben diyeyim. Sonra niye uyarmadın bizi olmayın. Zaten şahsıma kalmış bir şey değil, aslında buraya ne yazdı isek hepimiz bunları hatta daha fazlalarını zaten biliyoruz, ama bazen biri bize  hatırlatmalı çünkü bir şekilde unutuyor yolda kendimizi başka alanlarda kurban verip duruyoruz.

Kendini gerçekleştirmek hem çok basit hem de zor olabilir. Ne olacağından bağımsız, gerçekleştirmekle bağlantılı olarak. Gerçek olması gerekiyor ya hani o yüzden. 


Hepimizin bir gizli gücü var, bunu bulursak ve onu geliştirirsek yani potansiyelimizi kullanırsak sanırım o zaman tatmin olmuş bir ruh haline ulaşabiliriz. Bana kalırsa bu gizli güç ve yancıları insanın hayatının farklı zamanlarında ortaya çıkıyor. Yani siz birini tamamladığınızda bir diğeriyle buluşuyorsunuz. Bitmeyen bir opera hayal edelim, başladığı an farklı bir ruh halindeyken devam ettikçe bambaşka bir ruh haline bürünüyor. Gün içinde bile farklılaşan ruh hallerimizin hayata yansıması, günün her saatinde farklı bir hale büründüğünüzü farklı ihtiyaçlarınızla karşılaştığınızı ve onları karşıladığınızı düşünürsek kendini gerçekleştirmek de insan hayatının farklı safhalarında farklı zamanlarında farklı bir şekilde vücut buluyordur. Asıl amaç, nihai hedef gibi bakmıyorum tabii ben buna. Bir seneyi bitirip bir diğerine geçerken içimizdeki umut, geleceğin verdiği bilinmemezlik yanındaki daha iyi olacak düşüncesi gibi, kendini gerçekleştirmekte biraz umut işi biraz çaba.


TAKVİM TUTMAZLIĞI

Zaman insanı yutuyor bazen, biraz da nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz yavaşlamayı öğrendiğinizde veya yavaşlamayı ruhunuz istediğinde aynada yeni bir silüet görüyorsunuz.

Bir süre öyle geçiyor tanışıyor bir selamlaşıyorsunuz. Sonra içerde bir ritim artışı oluyor, çok mu durdum, neden durdum, bu akıştan memnun muyum? İç ritminizle uymayan bir silüet ile yapamayacağınızı düşünüyorsunuz. Bir ara bu estetik operasyonlar çok arttığında bunu düşünmüştüm. Karşı değilim, bana kalırsa doğal olan güzel, estetik yapılacaksa onun da doğalı güzel. Birebir aynı insanları görmekten pek haz ettiğimi söyleyemeyeceğim. Hele genç yaşta, sizi rahatsız eden bir durum yoksa (ne kastettiğimi anlıyorsunuz) ona gerçekten şaşırarak bakıyorum. Herkes gibi olmanın nesi güzel? Aynı burun, aynı dudaklar, aynı şekil kaşlar, aynı çene, çene hattı, yok elmacık kemikleri, göğüsler benzer kalça şekilleri, mümkünse göz şekilleri liste uzayıp gidiyor. Genç bir kişinin botoks yaptırmasına da anlam veremiyorum (böyle yapıldığında kırışıklığınızın olmayacağı garanti, evet benim kırışıklığım var) ama elbette herkesin kendi vücudu, kararları … İşte herkes bir Porsche arabaya ulaşmaya çalışıp duruyor, sokaklarda o kadar çok kırmızı Porsche oluyor ki sonunda hepsi çok sıradan oluyor. Ben yeri gelir “vosvos” da çok severim :) Kendine has ne var ise o güzel bana kalırsa.. Neyse ki güzellik çok göreceli bir kavram ve herkesin güzeli kendine… 

İç ritmimizle silüetimiz aynı olmayınca sadece görselimizi değiştirmeye çalışmıyoruz aslında. Davranışlarda biraz çocuklaşıyor olabilir mi, sanki yirmilerimde daha olgundum. Resmen öyle hissediyorum. Hayata güvenimde daha fazla olabilir miydi acaba? Bunlar hep cahillikten. Gülmeyin ama sizin tecrübeleriniz ve sorumluluklarınızda sizi biraz geriye çekmedi mi? Durup bir düşünün.  İşte takvim tutmazlığımız burada kendini gösteriyor. Mutlaka önünüze çıkmıştır . Gezmem gereken yaşta çalıştım, emekli olduğumda gezecek gücüm kalmamıştı ama onca tecrübem ile çalışsam daha iyi olur minvalindeki yazıyla.  Şimdi bir çoğumuz her şeyi hayatın ortasındaki kısıtlı bir dilime sıkıştırmaya çalışıyoruz. At yarışları gibi koştura koştura, yola bakmadan hedefe yetişircesine. Ne acı aslında. Onca güzelliğin takdir edilmeye, özümsenmeye ve paylaşılmaya ihtiyacı var özünde. Vaktimiz var aslında, evet ne kadarına sahip olduğumuzu bilmiyoruz, bir gün göçüp gideceğiz ama şu an yaşıyoruz ve yaşadığımız her saniyeye sahibiz. Ne kadar farkında olursak o kadar sahip oluruz o kadar bizim olur o kadar takvim bizi değil biz takvimi ele geçiririz. Buradaki amaç

sahip olduğumuz bu zamanı güzel değerlendirmek. Değerlendirmekten kastım illa bir şeyler yapmak değil. Bana kalırsa bunu da hep yanlış anlıyoruz. Arkadaşınızla geçirdiğiniz yemekte ona ayırdığınız vakitte aynı anda telefonla ya da bambaşka şeylerle ilgilenmeniz gibi mesela.

Orada olmanın tadına varmak, asıl olay bu ve biz bu yeni çağda en çok bunu kaçırıyoruz aslında. Anın kıymetini öğrenmeliyiz.


PAYLAŞMAK

İlkokul öğretmenimizin paylaşmak ile ilgili konuşmaları kulağımda, biz öyle büyüyen bir nesildik.Akran zorbalığı yoktu öyle, eğer sınıfta durumu el vermeyen birileri varsa sessiz sedasız kimsenin kalbini kırmadan ne gerekiyorsa yapılırdı ortak. Çantaya koyan meyve fazla konur, arkadaşınla paylaşmayı unutma denirdi evden. Hele ben anneanne ile büyüdüm. Düşünün o nesil neler görmüş, en çok yardımlaşmayı ve paylaşmayı gören nesil. 

Size verilen yeteneğinizin, bu dünyaya ne yapmak için geldiyseniz veya ne yaparken mutlu oluyorsanız size verilme sebeplerinden biri de bunu paylaşmak olabilir. Paylaştıkça güzellikler çoğalır biliyorsunuz.Siz çoğalırsınız, dünyanız çoğalır, güzellikler çoğalır.

Varolanı bulduysanız alın size bir sebep daha belki siz birine bu şekilde ışık olacaksınız. Yoluna çıkma sebebi olacaksınız, girdiği bir durumdan kurtulma sebebi olacaksınız. Kim bilir? 


ÇOĞALMAK

Her doğum sancısı yeni bir başlangıcın habercisi aslında, bedeninize giren kramplardan yeni bir hayata adım atan bir canlının dünyaya gelmesi… Kendinizden yeni bir kimlik yaratıp çoğalmak. Suyun altından yüzeye çıkıp bir kimlikle bir isimle anılmak… 

İşte tüm o takvim tutmazlıklarının, kendini bulmaya çalışırken yaşadıklarının sonucu daha gelişmiş bir kimliğe ulaşmaya yarıyor. Aslında yeniden doğmuyorsun seni sen yapan ne varsa heybene alıp onlarla beraber yeni kattıklarını harmanlayıp bambaşka bir yola adım atıyorsun. Böylece çoğalıyor, başkalarına ışık oluyorsun. Her yeni adım her yeni güne açılan pencere bir umut demek ne de olsa.



MUCİZE

Mucize bir an arkadaşlar, sadece bir an da saklı. Bazen yaranızın olduğu yerden, bazen ansızın beklemediğiniz yerden geliyor.

Küçücük bir an kocaman bir etki yaratıyor.Üzerinize yıldız tozları serpiyor sizi göğe yükseltiyor. Bazen imkansızı imkanlı gösteriyor. Bazen yalnızlığa merhem oluyor bazen yalnız kalmaya yer buluyor. Sihir gibi hayatına o an dokunuyor ve o anda saklı kalıyor.


O  an…

sizin anınız hangi an? Geri dönüp yaşamak istediğiniz, sizi hayata bağlayan, umut ışığı olan veya size yeni bir kapı açan.


O an benim mutluluk kapım, kendimi fark edişim, özüme bir selam verişim, yola tekrar koyuluşum.

O an içinde değil aslında sonrasında saklı umutlarım, var edişlerim, hayatı selamlamalarım…

Öyle bir an ki sonraki her anı mucizem yapan, yaşadığımı hissettiren

O an da mühürlediğim her duygu, her istek, her vazgeçiş, kendine dönüş, umursamazlık içindeki özgürlük ve bir çokları artık hep benimle. O ana dönsemde dönmesemde yanımda taşıyorum hepsini. Her adımda ağırlaşan sorumluluklar yerine, hafiflliyorlar her an benimle geldikçe. Çünkü yeniden var ettiğim ne varsa benimle bütünleşiyorlar, benimle bir oluyorlar.

Hepimiz birlikte yeni bir ben oluyoruz.

Başka bir pencereye doğru ilerleyen, her basamağı özümseyen ve önce kendini var eden.


O an benim

Ben o andayım

Biz bir mucizeyiz

Üzerimize yıldız tozları serpilmiş

kendini hayata teslim etmiş.



KENDİ NEFESİNDE VAROLMAK


Benim geçtiğim yolların bir yol haritasıydı bu, kendi nefesinde var olmak isteyenler için. Haritalar sizi belli bir yere götürmez biliyorsunuz seçtiğiniz yöne götürür. Kendi nefesinde var olmayı unutma sevgili okuyucu. Kendine alanlar aç, kendine yeni anlar yarat, kendini tekrar deneyimle.
Hayata tekrar sarıl, kendine yeniden merhaba de.. Tüm unuttukların, geride bıraktıkların ve yeniden gün yüzüne çıkmaya çalışanlarla birlikte koyul yeni yoluna. Sonuçlarından öte sana hissettirdiklerine bak, 

yaşamaya bak!

Sevgiyle kalın…

Ç.Melis Erbaşol




Tartışma

Yorumlar

6 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Yuzika|

Melis hanım yazınızı okudum. Kendimden bir şeyler bulmamam imkansızdı. Mucize hususu nerden baktığımıza göre değişir. Bir insanın milyonlarca birey arasından kazanarak çakmasının sonucu doğum sancısı oluyor. Kazandığımız yarış bir mucize ise insanın kendisini gerçekleştirmesi imkansız. Kabl vuku perşembenin gelişi çarşambadan bellidir demek isterim. En büyük çatışmadır, evliliklerin temelindeki sen ben ve biz olabilmek. Kuşak çatışmasınıda ben ve bizle yarattık zaten. Dünyanın frekansı insanın özünde vuku bulması harika. Tesadüfler ve ve tevafuk Newton ağacının altında oturmasaydı. Bulamayacak mıydı çekimini. Kendimizi ayrı hissettiğimiz kadar. Elinize yüreginize sağlık keyifle okudum yazınızı. Teşekkür ediyorum.

Yanıt yaz

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Melis Erbaşol|

Yorumunuzla yeni bir deneme yazısı yaratmışsınız gibi bende yorumunuzu okurken çok keyif aldım, çok teşekkür ediyorum. Üstüne düşüneceğim bir şey daha verdiniz bana.

Melis Erbaşol|

Yorumunuzla yeni bir deneme yazısı yaratmışsınız gibi ben de yorumunuzu okurken çok keyif aldım, çok teşekkür ediyorum. Üstüne düşüneceğim bir şey daha verdiniz bana.

Yuzika|

Yazınızla alakalı konuşulabilecek çok şey var ederim bilgiye dayalı fikirleri her zaman saygıyla karşılamışımdır. Saygıyı son haddinde hak ediyorsunuz saygılarımla….

Sevgi Seçen|

Bize verilen yeteneğimizin, bu dünyaya ne yapmak için geldiysek veya ne yaparken mutlu oluyorsak bu bizim yaşam amacımız güzel bir yazı olmuş yüreğinize sağlık 👏👏

Yanıt yaz

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Melis Erbaşol|

Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim ☺️ güzel bir özeti gibi olmuş yorumunuz 🙏🏻🤩

Devam et

Benzer yazılar

Deneme23 Haz 2026

Sahtesi çarpıyor

Bu bir eksilme değil, sadeleştirme ve kendine yakınlaşma hikâyesidir.Sahte ilişkiler ve yapaylıklar arasında kendini korumayı, gerçek bağları fark etmeyi ve içsel dengeyi bulmayı anlatıyor

Sevgi Seçen·2 dk·0·52