YazYorum
Öykü7 Haz 2026

Zeynep ve Mektubu

Portföy yöneticisi Zeynep, tükenmişlik sendromuyla sarsılır. Arkadaşı Meerim'in Kırgızistan daveti, onu sanata, aşka ve on üç yaşında yazdığı mektuba götürür.

Sevgi Seçen|7 Haziran 2026|7 dk okuma
224 görüntülenme|8 yorum

Zeynep ve Mektubu

İnsan, hayatını inşa ederken aslında bir portföy yöneticisi gibi davranır. Kimi zaman kazanır, kimi zaman kaybeder; ama esas mesele, riski doğru okumaktır. Zeynep, tam da bunu yapanlardan ve liseyi bitirmiş, iktisatı başarıyla tamamlamış ve şimdi bir portföy yöneticisi olarak başkalarının gelecek endişelerini ustalıkla yönetiyor. Risk almak ve risk değerlendirmek, onun işi. Ne var ki asıl risk, rakamlarda değil, İstanbul gibi bir şehirde yaşarken karşımıza çıkar.

Bilir misiniz o keşmekeşi? Şehrin bir ucundan diğerine savrulduğunuz, trafik denen o amansız nehrin sizi sürükleyip götürdüğü anları. Zeynep iki yıl boyunca bu nehrin tam ortasında yüzdü. Sabahın köründe yola çıkmak, akşamın geç saatinde eve varmak ve bu döngü onun da birçok İstanbullunun da kaderiydi. Ama iş yerinde her toplantıda adı övgüyle anılıyor, başarısı dilden dile dolaşıyordu. Şirket onu beğeniyordu; Zeynep ise bu dönemi bir sıçrama tahtası olarak görüp sessiz sedasız geleceğine yatırım yapıyordu.İlk hamlesi büyük oldu ve iş yerine bir saat uzaklıkta, şehrin göbeğinden uzak ama kendine yakın bir semtte, duvarları dökülen, zemini tahrip olmuş, mutfak dolapları âdeta yardım isteyen bir ev satın aldı. Bir artı bir, küçücük bir alan. Ama kaostan kaçışın, kendine ait bir limanın ilk adımıydı bu.

Günler, haftalar derken aylar geçti. Zeynep sabahları işe, akşamları evin tadilatına koştu. Bir gün boyacılarla, bir gün marangozlarla, bir gün kendi elleriyle. Yorgunluktan uyuduğu geceler oldu, kazandığı paranın yarısını evine harcadığı aylar. Derken yıllar… Ve o döküntü duvarlar, tertipli, şık, insanın içini ısıtan bir eve dönüştü. Zeynep, kendi hayatının da mimarı olmuştu artık.Tam bu sırada, şirketin başka bir bölümüne yeni biri geldi. Adı Meerim. Zeynep odasında yoğun bir mesai harcarken kapı çalındı. “Merhaba, ben Meerim. Müsait misiniz?” Sesinde yapmacık bir nezaket değil, içten bir samimiyet vardı. O an, Zeynep’in yorgun yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Tanışmaları kısa ama sıcak oldu. İş çıkışı, kader bir kez daha devreye girdi: aynı yöne gidiyorlardı. Zeynep, “Bırakayım seni,” dedi. Yolda sohbet ederken anlaşıldı ki Meerim, tam karşı apartmanda oturuyormuş. Hayatın cilvesine bakın. Zeynep yıllarca bir ev inşa etti, kaostan düzen çıkardı. Ve bir gün, o düzenin hemen yanı başında bir başkası belirdi. Belki de şehir ne kadar büyük olursa olsun, bazı buluşmalar kaçınılmazdır. Tıpkı riskler gibi, tıpkı tesadüfler gibi.Hem aynı işte çalışıyorlar hem de aynı semtte yaşıyorlardı. Sabahları birlikte yola çıkıyor, akşamları birlikte dönüyorlardı. Bu arkadaşlık, Zeynep’in yorgun günlerine hafif bir melodi gibi yayılıyordu. Ama hayat, tıpkı İstanbul trafiği gibi, beklenmedik bir anda viraj alır.

Yoğun tempo, sabırla örülen o ince ipi bir bir koparmaya başladı. Zeynep, farkında olmadan tükenmişlik sendromunun kıyısına sürüklendi. İşe gidesi gelmiyordu artık. Gözünün önündeki rakamlar anlamını yitirmiş, verilen görevler omzuna dev bir yük gibi çökmüştü. Bir sabah, üst düzey yöneticinin odasına çağrıldı. Ses tonunda baskıdan çok, tedirgin bir merak vardı: “Bu durum tehlikeli olmaya başladı Zeynep. Bir psikologla görüşsen iyi olur.”Psikoloğun odasında her şey netleşti. Adı konmuştu ve tükenmişlik. Psikolog, kağıtların arasından başını kaldırıp yorgun ama içten bir sesle söyledi: “Zeynep Hanım, yoğun tempolu işinizi anlıyorum. Ancak şunu belirtmek isterim ki sizi rahatlatacak bir hobi edinmek, nefes alacağınız bir liman bulmak sağlıklı olabilir.”Zeynep psikoloğun yanından ayrıldığında içinde tarifsiz bir boşluk vardı. Şirkete döndü, durumu olduğu gibi anlattı. Yönetici, gözlüklerinin ardında kırışan gözleriyle gülümsedi: “Zaten senelik izin vaktin geldi. Git, bir hobi edin, dinlen, toparlanarak gel.”

Tesadüfe bakın ki Meerim de senelik izin almıştı. Sebebi ise bambaşka: kardeşi evleniyordu. Bir gün mola sırasında, çekine çekine söyledi sözü: “Zeynep, gel benim memleketime. Kırgızistan’a… Hem toparlanırsın, hem de bambaşka bir dünya görürsün.”Zeynep hiç düşünmedi. “Evet,” dedi, tıpkı risk alırken yaptığı gibi, tereddüt etmeden. Ve böylece ikisinin yolu Issık Göl’ün doğusunda, doğa sporları ve kendine özgü ahşap mimarisiyle öne çıkan o masalsı şehre, Karakol’a düştü.

Gördüğü her manzara, her detay Zeynep’i derinden etkiliyordu. Dağların eteklerine yayılan ışık, gölün üzerinde dans eden gümüş renkli dalgalar, ahşap evlerin pencerelerinden sızan sıcak ışıltı… Yıllardır eline almadığı fotoğraf makinesini çantasından çıkardı. Ve bir bir kadrajladı gördüklerini. Her deklanşöre basışında içindeki bir şeyler daha da hafifliyor, yıllardır omuzlarında taşıdığı görünmez yükten bir parça daha kurtuluyordu. Meerim ise sessizce onu izliyordu. Asıl fark ettiği şey fotoğraflar değildi; Zeynep’in gözlerinde yeniden parlayan o neşe ve ışıktı. Uzun zamandır kaybolduğunu düşündüğü bir şeyi bulmuştu Zeynep kendini. Ama hayat sadece fotoğraf karelerinden ibaret değildi elbette. İnsanlarla sohbet ederken, Meerim’in kuzeniyle tanıştı. Adı Turat’tı. İnce yapılı, elleri her daim boya lekesi dolu bir adam. Resim ve heykel sanatçısıydı. Ortak bir nokta daha belirmişti işte: Zeynep’in yıllar önce rafa kaldırdığı resim yeteneği. Üniversite yıllarında, ders aralarında karaladığı o küçük eskizler, şimdi bir anda yeniden anlam kazanıyordu.

Turat, kendi açtığı akademide profesyonel resim eğitimi veriyordu. Zeynep’in çizimlerini görünce gözleri parladı: “Senin bu yeteneğin heba olmamalı. Akademide kurs öğretmeni olarak bize katılmalısın.” Üç ay sürecek bir kurstu bu. Zeynep’in içinde bir şeyler kıpırdadı. Yıllardır sadece sayıların, grafiklerin, risk raporlarının arasında kaybolup giden o küçük kız, yeniden fırçasını eline almak istiyordu.Detayları konuşalım derken, konu açıldı, uzadı, başka başka ihtimallere yuvarlandı. Turat’a Türkiye fikri giderek daha cazip gelmeye başladı. “Risk alarak bu işi Türkiye’de birlikte sürdürmek isterim,” dedi bir akşam, elindeki çay bardağını usulca masaya bırakırken. Zeynep gülümsedi. Risk almak, onun işi.

Zeynep ve Meerim’in izni bitmişti. Birlikte döndüler. Tek bir farkla: Turat da onlarla beraber gelmişti. İlk işleri, güzel bir iş yeri açmak oldu. Zeynep, bulduğu mekân ile ilgili bütün prosedürleri adım adım yerine getirdi. Ne var ki bu süreç, yazıldığı kadar kolay olmadı. Aksilikler birbirini kovaladı. Evrakta yanlışlıklar, beklenmedik bürokrasi engelleri, gecikmeler, bir türlü bitmeyen telefon trafiği… Ama Zeynep pes etmedi. O sayılarla, risklerle, belirsizlikler ile uğraşmaya alışkın. Ve nihayet, kapılar açıldı.Bu sırada, farkında olmadan bir şeyler değişmeye başladı. Turat, Zeynep’e karşı derin bir ilgi duyuyordu artık. Belki de Karakol’daki o beraber yürüdükleri taşlı yollarda başlamıştı, belki de bir fırça darbesinin havada asılı kaldığı o birkaç saniyede. Ne zaman başladığını tam olarak bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı: iş arkadaşı olayım derken, hayat ona bambaşka bir sürpriz sunuyordu. Adı aşk olan.

Turat, hem iş arkadaşı olması hem de içten içe Zeynep’e doğru çekilmesiyle sık sık onunla buluşuyor, iş hakkında destek alıyordu. Göz göze geldikleri anlarda bir şeyler söylemek istiyordu ama kelimeler boğazında düğümleniyordu. Oysa ortada söylenmesi gereken bir şey yoktu henüz. Sadece bir yakınlaşma vardı, incecik bir çizgide yürüyen. Meerim ise kuzeninin dut gibi âşık olduğunu çoktan fark etmişti. İçten içe seviniyordu çünkü Turat, tıpkı Zeynep’in hoşlandığı tip ve ilgilendiği karakterdi. Sessiz, derinlikli, sanata âşık, sabırlı. Zeynep’in sayılar dünyasında kaybolmuş o ruhunu yeniden renklerle buluşturacak biri. Meerim, iki yakın arkadaşının arasında sanki görünmez bir köprü kurulduğunu hissediyor, müdahale etmeden, sadece izliyor ve gülümsüyordu.

Her şey yoluna girmişti. Zeynep, çalıştığı işten ayrılıp Turat'la birlikte akademide çalışmaya başladı. Artık sabahları grafikler ve risk raporlarıyla değil, fırçalar ve boyalarla uyanıyordu. İçindeki o on üç yaşındaki kızın sesi giderek güçleniyordu.

Turat ise iyice yangına dönmüştü. Ama o, tıpkı bir Karakol sabahı gibi sessiz ve ağırdı. Tam bir Türk gelenek ve göreneklerine bağlı olduğu için, bu duyguyu cıvıtmadan, edep ve erkân içerisinde, önce aile büyüklerine danışarak Zeynep'e aşkını itiraf etti. Ne bir gösteriş vardı ne bir telaş. Sadece iki insanın birbirine doğru, ağır ağır, kök salarcasına yürümesi.Zeynep, o kadar iş odaklı çalışmasına rağmen etkilenmişti. Belki de hayatında ilk kez birinin onu bu kadar derin ve bu kadar saygılı bir şekilde sevdiğini hissediyordu. Kabul etti. Nişanlandılar.

Aylar sonra, bir gün okul arkadaşı Ebru, Zeynep'e bir mektup iletti. Zeynep mektubu unutmuştu. Zarfı eline aldığında kağıdın eskimiş kokusu yıllar öncesinden bir yel gibi çarptı yüzüne. Açtı.İçinden çıkan yazıyı okurken şok oldu. Farkında olmadan, haber bile almadan, çocukluk hayalini yerine getirmişti.Mektupta şunlar yazıyordu:

"Ben Zeynep, şu an tam on üç yaşındayım. Ve bu mektup bana yani şu anki sana otuz yaşında verilecek. Okuduğuna göre otuz yaşındayız. Bugün bir film izledim ve çok etkilendim, bu yüzden bu mektubu yazmak istedim.Ben otuzlu yaşlarda ne iş yapıyorum bilmiyorum. Ama şu an tek hayalim bir fotoğraf galerisi açmak. Ve bir resim atölyem olsa, herkese resim çizmeyi öğretsem.Bu arada umarım bu hayalimden vazgeçmedin.

Sevgiyle kal

"Zeynep”

Şimdi, Zeynep'in hikâyesine baktığımda şunu düşünüyorum insan aslında ne bir evi tadil eder, ne bir kariyeri inşa eder. İnsan, yalnızca kendi hayatının ortasına bir ışık koyar. Ve bazen o ışık, karşı apartmandan bir selamla daha da parlar. Bazen binlerce kilometre öteden, bir düğün davetiyesiyle yeniden alevlenir. Bazen bir fotoğraf karesinde, bir boya lekesinde, bir "risk alalım" cümlesinde sonsuzluğa uzanır.Bazen de on üç yaşında, bir filmden etkilenip yazılan bir mektupta, yıllar sonra kendini bulur. Ve işte o zaman anlar insan hayat, aslında hep içimizde yazılı olan bir hikâyeyi, taş üstüne taş koyarak, fırça darbesi üstüne fırça darbesi ekleyerek, en sonunda ortaya çıkarmaktan başka bir şey değildir.


Sevgiyle kal, küçük Zeynep. Hayalin gerçek oldu.






Tartışma

Yorumlar

8 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü22 Haz 2026

Fırtınadaki Tüy

Taşranın sert, baskıcı ve şiddete meyilli hiyerarşisinde büyüyen küçük bir çocuk haksızlıklara tanık olur. Kalabalığın içindeki yalnızlığını anlatıyor.

Yuzika·4 dk·6·587
Öykü22 Haz 2026

Şener Bey'in Vefası

Pandemi günlerinde Sevda’nın ailesiyle yaşadığı zorlu süreçte, komşuları Şener Bey ve Nergis Hanım’ın maddi ve manevi destekleriyle hayatın nasıl değiştiğini anlatan dokunaklı bir hikâye. Çanakkale’den Edremit’e uzanan umut yolculuğu.

Sevgi Seçen·2 dk·3·172
Öykü20 Haz 2026

Benim Çocuklarım 2: Tayfanın Karası

Bu tarım düzeninde çocukların oyun oynaması "gereksiz enerji kaybı" olarak görülür; çocuklar erken yaşta tarlalarda traktörlerin, yabalardan çıkan kıvılcımların arasında birer işçi ("tayfa") olarak çalışır.

Yuzika·5 dk·6·480