YazYorum
Öykü1 Haz 2026

Efkarlı Bar

Eve giden yol her zamankinden uzundu. Ama ilk kez kaçış gibi hissettirmedi. Daha çok, yan yana yürümek gibi. Geride bırakmadan, sadece devam ederek. Belki yarın başka bir bara, belki başka bir şehre, belki de sadece dürüst bir konuşmaya.

YUSUF KARA|1 Haziran 2026|3 dk okuma
153 görüntülenme|0 yorum


Akşam altı buçuk. Ofisin şalterini indirirken floresanların vızıltısı hâlâ kulaklarımdaydı. Sokak çoktan kendine çekilmişti; kepenkler yarım yamalak iniyor, günün gürültüsü ince bir sızıyla çekiliyordu. Ayaklarım eve gitmedi. Hiçbir zaman gitmiyordu zaten.

 

Köşedeki loş bara saptım. Kapı açılır açılmaz o tanıdık, ağır, sigara ve bira karışımı hava yüzüme vurdu. Sanki dışarıdaki dünya bir anlığına silindi. Her zamanki masama geçtim, köşeye, en loş yere.

 

Hoparlörden Erkin Koray yükseliyordu. Gitarı kalabalığın uğultusunu yararak geliyordu. Oturur oturmaz omuzlarımdaki ağırlık biraz olsun eridi.

 

Garson tek kelime etmeden biramı ve patates tabağını bıraktı. Alışkanlık işte. Ben de ezilmiş sigara paketimi çıkardım. Çakmak çaktı, alev titredi, düzeldi. İlk yudumda kafamdaki sesler biraz geriye çekildi.

 

Duvara asılı solmuş afişe takıldı gözüm. Üst üste binmiş yıllar gibiydi; renkleri gitmiş, kenarları kıvrılmış. Telefonum titremese belki de o akşam da hiçbir şey düşünmeyecektim.

 

Ama düşündüm.

 

“Değmedi,” diye mırıldandım içimden. Ses dışarı çıkmadı.

 

Ardından başka bir ses: “Peki şimdi ne olacak?”

 

Cevap yoktu. Sadece bira bardağının kenarındaki köpük yavaşça iniyordu.

 

Ertesi gün aynı döngü. Ofis. Ekranın soğuk ışığı. Evraklar. Öğle arasında karşıdaki lokantada mercimek çorbası ve makarna. Fiyatlara bakarak yiyorum artık. Çünkü başka lüksüm kalmadı.

 

Cüzdanım kapanmaya yüz tutmuş bir hesap gibiydi. Son satırlar.

 

Ve o kız.

 

Ofiste, koridorda. Yanından geçerken göz göze geldiğimiz o yarım saniye, günün geri kalanını taşıyordu. Sigara molalarında bazen yan yana düşüyorduk. Konuşmalarımız hep kısaydı: “Yoruldum.” “Ben de.”

 

Ama arada başka bir şey vardı. Adı konmamış, dokunulmamış. O da kendi yükünü taşıyordu. Babasının eve getirdiği kavgaları, biriktirdiği borçları, annesinin sessiz gözyaşlarını bazen fisıldayarak anlatıyordu. Sesini düşürerek, sanki koridorda bile duyulmasından korkuyordu. Ben dinliyordum. Çoğu zaman hiçbir şey demiyordum. Çünkü bazı yaralar laf istemiyor, sadece tanık istiyor.

 

O akşam mesai bitince yine bara gittim. Aynı masa. Aynı ışık. Aynı Erkin Koray.

 

Telefonum cebimde ağırlaşmıştı. Aradı.

 

— Nasılsın?

— İyiyim… Oturdum biraz.

— Yine mi o yer? dedi, sesinde yorgun bir gülümseme.

— Evet.

 

Kısa bir sessizlik.

 

— Canım çok sıkkın… Ev yine cehenneme döndü. Babam...

 

Durdu. Devam etmedi. Etmesine gerek yoktu.

 

— Gelsen, dedim. Sesim kendiliğinden çıkmıştı.

 

Bu sefer duraksaması uzun sürdü.

 

— Geleyim, dedi sonunda.

 

Yirmi dakika sonra kapı açıldı. Soğuk hava içeri doldu. Saçları rüzgârdan dağılmıştı, montunun yakasını sıkıca kavramıştı. Yanıma oturdu. İlk birkaç dakika hiçbir şey konuşmadık. Sadece nefes aldı. O derin nefeste günün bütün ağırlığını yere bıraktı gibiydi.

 

Konuşmaya başladık. İşten, evden, borçlardan, uykusuz gecelerden. Bazen kelimeler değil, aradaki sessizlikler konuştu. İkinci bira geldiğinde ikimiz de fark etmedik.

 

Kalkma vakti geldiğinde kartı uzattım. POS cihazı iki kez ses çıkardı. Kırmızı ışık. Yetersiz bakiye.

 

Garson bana baktı. Ben yere. Kız yanımda sessizce oturuyordu. Utanç boğazıma oturdu. O tanıdık, derin, kemiklere işleyen utanç.

 

Tam o sırada bar sahibi, iri yarı, ellili yaşlarında, yıllardır bu işi yapan adam, yavaşça yaklaştı. Kartı elimden aldı. Cihaza takmadı bile. Cebine koydu.

 

Bana bakmadan, alçak ama sağlam bir sesle:

 

— Tamam. Bu akşam benden.

 

Tek cümle. Ama o cümle, bütün borçları, bütün eziklikleri bir anlığına kapattı.

 

Dışarı çıktığımızda soğuk yüzümüze çarptı. Bir süre yürüdük. Hiç konuşmadan. Sonra o kız durdu, cebinden sigara çıkardı. İkimiz de aynı anda çakmağı çaktık. Alevler bir an birbirine değdi.

 

— Zor mu gerçekten böyle? diye sordu. Bu sefer soruyu bana soruyordu.

 

Duraksadım. Otomatik cevap vermek istemedim.

 

— Böyle gitmemeli, dedim. Sesim ilk kez bu kadar net çıkmıştı. “Ne işimiz var bu döngünün içinde? Ne senin, ne benim.”

 

Sustu. Uzun uzun sustu. Sonra başını hafifçe salladı.

 

O sessizlikte bir şey kırıldı. Geri dönüşü olmayan türden. Belki umut değildi henüz, ama en azından kabullenilmiş bir isyan tohumu.

 

Eve giden yol her zamankinden uzundu. Ama ilk kez kaçış gibi hissettirmedi. Daha çok, yan yana yürümek gibi. Geride bırakmadan, sadece devam ederek. Belki yarın başka bir bara, belki başka bir şehre, belki de sadece dürüst bir konuşmaya.

 

Bilmiyordum.

Ama ilk kez, bilmemek korkutmadı.

                                                                                              

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü22 Haz 2026

Fırtınadaki Tüy

Taşranın sert, baskıcı ve şiddete meyilli hiyerarşisinde büyüyen küçük bir çocuk haksızlıklara tanık olur. Kalabalığın içindeki yalnızlığını anlatıyor.

Yuzika·4 dk·6·587
Öykü22 Haz 2026

Şener Bey'in Vefası

Pandemi günlerinde Sevda’nın ailesiyle yaşadığı zorlu süreçte, komşuları Şener Bey ve Nergis Hanım’ın maddi ve manevi destekleriyle hayatın nasıl değiştiğini anlatan dokunaklı bir hikâye. Çanakkale’den Edremit’e uzanan umut yolculuğu.

Sevgi Seçen·2 dk·3·172
Öykü20 Haz 2026

Benim Çocuklarım 2: Tayfanın Karası

Bu tarım düzeninde çocukların oyun oynaması "gereksiz enerji kaybı" olarak görülür; çocuklar erken yaşta tarlalarda traktörlerin, yabalardan çıkan kıvılcımların arasında birer işçi ("tayfa") olarak çalışır.

Yuzika·5 dk·6·480