Kırk yılın tozu, karton kutunun kapağında katmanlaşmış bir hafıza gibi bekliyordu. Eylül, parmak uçlarıyla bu gri örtüyü araladığında oda aniden geniz yakan bir geçmiş kokusuyla doldu. Kutunun içindeki boşluk, her şeyi yutan bir kara delik değil, aksine her şeyi eksiksiz muhafaza eden bir zaman tüneliydi.
En üstte, kenarları yıpranmış o fotoğraf duruyordu. Sekiz yaşındaki Eylül, mavi çiçekli elbisesinin içinde, dökülmüş ön dişlerinin yarattığı o karanlık ama neşeli boşlukla gülümsüyordu. Elindeki pamuk şeker, öğle sıcağında pespembe bir bulut gibi erimeye yüz tutmuştu. Hemen arkasında, göğü tırmalayan devasa dönme dolap... O zamanlar dünya; sadece tepesine çıkıldığında her şeyin küçücük göründüğü, dolayısıyla her sorunun çözülebilir olduğu bir oyun parkıydı. Eylül, fotoğraftaki küçük kızın elini tutmak istedi, fakat parmakları sadece soğuk, cansız bir kâğıda çarptı.
“Oyun bitti,” dedi sessizlik.
Eylül, kutunun derinliklerine daldı. Çarpışan arabaların metalik gürültüsü kulaklarında çınladı. O pistte, emniyet kemerinin sahte güvenliğine sığınıp her darbeye kahkahayla karşılık verirdi. Kimse kimseyi gerçekten yaralamak için çarpmazdı orada; sarsılırdınız, ama devrilmezdiniz. Oysa büyümenin vites kolu elinde kaldığından beri darbeler hep emniyet kemerinin olmadığı taraftan gelmişti. Kalbindeki o ince sızı, metalin metale çarpmasından değil, ruhun ruha çarpmasından yadigâr kalan bir çatlaktı.
Kutunun dibinde, babasının el yazısıyla yazılmış, mürekkebi yer yer uçmuş bir not buldu: “Eylül’ümün gülücüğü için…” Notun ekli olduğu o beyaz ayı, çoktan bir taşınma hengâmesinde kaybolup gitmişti; tıpkı o notun yazıldığı andaki koşulsuz güven gibi. Dünya artık babasının omuzlarından izlediği o devasa ama güvenli yer değildi.
Kapağı kapatmaya hazırlanırken, kutunun en karanlık köşesinde cılız bir parıltı yakaladı. Parmakları soğuk, pürüzsüz ve yuvarlak bir şeye dokundu.
Bir misket.
Misketi ışığa tuttuğunda, camın içindeki renkli sarmalların hâlâ döndüğünü gördü. Pespembe pamuk şekeri o sarmalın içindeydi. Atlıkarıncanın yorgun müziği ve babasının güven veren devasa gölgesi o küçük cam kürenin içine hapsolmuştu. Büyümek, masumiyetin yok olması değil, sadece el ayası kadar bir yere sığdırılmasıydı belki de.
Eylül misketi avucunda sıktı. Camın sertliği, kalbindeki sızıyla tanıştı. Oyunun kuralları değişmişti, ama renkler hâlâ oradaydı. Misketi cebine bıraktı; o küçük ağırlık, dünyanın tüm gri gölgelerine karşı taşıyacağı en keskin silahtı artık. Atlıkarınca durmuştu, fakat içindeki o dönme hissi, bir misketin cam küresinde yeniden can bulmuştu.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.