YazYorum
Öykü11 Tem 2026

Ölü Frekans

Bir odadaki oksijeni yavaş yavaş çekip aldığınızda, içeridekinin ölümü intihar mıdır, yoksa cinayet mi

Münferit Arıza|11 Temmuz 2026|6 dk okuma
183 görüntülenme|4 yorum

BÖLÜM I: OTOPSİDEN ÖNCEKİ SON YAZ

2025’in Temmuz sıcağı, kampüsün üzerine dökülmüş gri bir asitti. Her şey eriyordu; asfaltın siyah kokusu, insanların yüzlerine vuran o yapay asabiyet, kimlikler, makyajlar ve sahte gülüşler…

Kütüphanenin 24 saat açık olan A blok salonunda, merkezi klimanın üflediği o buzlu, ölü hava bile bu boğucu hissi dağıtmaya yetmiyordu. Köşedeki masada oturmuş, önümdeki eski dizüstü bilgisayarın ekranına bakıyordum. Parmaklarım klavyenin üzerinde gezinirken, etrafımdaki dünyayı izliyordum. Bir mikroskop camının altındaki bakterileri inceler gibi.

Sağ çaprazımda Melis oturuyordu. Masasında pahalı bir markanın termos bardağı, elinde fosforlu kalemler... Arada bir bana bakıyordu. Gözlerinde o her zamanki, canımı en çok yakan ifade vardı: Acınası bir zavallıya bakış. Benim psikolojik kırılmalarım, onun seküler ve modern dünyasında sadece akşam çaylarında arkadaşlarına anlatacağı, vicdanını rahatlatma malzemesi olan birer entelektüel hobiydi. Üç gün önce, kampüsün gölet kenarında bana o meşhur cümleyi kurmuştu: “Seni çok iyi anlıyorum Arda, gerçekten harika bir insansın ama şu an doğru zaman değil. Kendi içindeki savaşı önce kendin bitirmelisin.”

Doğru insan, yanlış zaman. Kentsoylu ahlakının arkasına gizlenmiş bencil bir tüccar pazarlığıydı bu. Beni zihnindeki o konforlu odadan kibarca dışarı atmış, sonra da kendi vicdanını temize çekmek için bana acıyan gözlerle bakmayı seçmişti.

Bir de Tarık vardı. Yurttaki oda arkadaşım. Şu an kütüphanenin çıkış kapısında, kendi radikal öğrenci kulübünden birkaç kişiyle fısıldaşarak bana bakıyordu. Dışarıdan bakıldığında ne kadar da yardımsever, ne kadar da inançlı ve beyefendiydi. Ama karanlık çöküp o dar yurda kapandığımızda, zihnimdeki varoluşsal sanrıları, şizoid eğilimlerimi nasıl bir “günah ve sapkınlık” olarak yaftaladığını, üzerimde nasıl bir teokratik diktatörlük kurmaya çalıştığını sadece ben biliyordum. Bir keresinde odanın ışıklarını kapatıp tepeme dikilmiş ve o soğuk sesiyle fısıldamıştı: “Arda, senin gibi dinsiz ve zihni bulanık heriflerin bu memlekette nefes alması bile lütuf. Kendini asman bu topluma yapacağın tek hayır olur.”

Beni fiziksel olarak boğmamışlardı. Sadece nefes alabileceğim tüm alanları kendi doğrularıyla, kendi egoizmleriyle kapattılar. Oksijeni yavaş yavaş çekilen bir odada bırakılmıştım. Şimdi soruyorum size: Bir odadaki oksijeni yavaş yavaş çekip aldığınızda, içeridekinin ölümü intihar mıdır, yoksa cinayet mi?

Karakter cesetleri Adli Tıp’a kaldırılmaz. Bu yüzden kendi otopsimi kendim yapmaya karar verdim.

Bilgisayarımın kapağını kapattım. Çantamı sırtıma taktım ve kütüphanenin o soğuk salonundan, Temmuz’un cehennem sıcağına doğru yürüdüm. Kimse arkamdan bakmadı. Kimse fark etmedi. Bu, benim canlı olarak görüldüğüm son andı.

BÖLÜM II: İLK FREKANS

Cuma. Gece yarısı 03:00.

Kampüsün derin bir sessizliğe gömüldüğü, sadece cırcır böceklerinin sesinin duyulduğu o uğursuz saatte, üniversitenin tüm mail sunucusu tek bir bildirimle sarsıldı. Yirmi iki bin öğrenci, akademisyenler, rektörlük, hatta güvenlik amirliği... Herkesin telefonunun ekranı aynı kurumsal adresle aydınlandı: arda.vural@std.edu.tr

Konu: Beni kim öldürdü? - 1. Bölüm

“Karakter cesetleri Adli Tıp'a kaldırılmaz. Bu yüzden kendi otopsimi kendim yapıyorum. Kulaklıklarınızı takın.”

Mailin altında siyah bir podcast linki duruyordu.

O saatte kütüphanede sınavına çalışan Tıp fakültesi öğrencisi Selin, linke ilk tıklayanlardan biri oldu. Kulaklığından yükselen ses, dip gürültüsünden tamamen arındırılmış, steril, buz gibi sakin bir sesti. Bu benimdi. Ama o ürkek, sessiz Arda’nın sesi değil; bir cerrahın soğukkanlılığına sahip bir hayaletin sesi.

“Merhaba,” diyordum kayıtta. “Eğer bunu dinliyorsanız, büyük ihtimalle kampüsün arkasındaki göletin kenarında ya da kütüphanenin o küf kokan A bloğunda oturuyorsunuzdur. Bedenimin nerede olduğu şu an için önemsiz. Asıl soru şu: Bir insan ne zaman ölür? Kalbi durduğunda mı, yoksa zihnindeki son illüzyon da paramparça edildiğinde mi? Ben üç ay önce öldüm. Ve bu podcast dizisi, beni adım adım katleyenlerin listesidir. 1. Bölüm: Katillerin Tanışma Toplantısı.”

Kayıt devam ettikçe kampüsün o sahte, maskeli düzenini, kimsenin aslında bir başkasının yok oluşuyla ilgilenmediğini, herkesin birbirinin sırtına basarak yükseldiğini Sherlockvari bir analitle anlatıyordum.

Selin başını kaldırdığında, kütüphanedeki diğer herkesin de telefonlarına kilitlendiğini, yüzlerinin kireç gibi beyazladığını gördü. Koridorlarda fısıltılar yükselmeye başladı. Telefonlar kilitlendi. Arda Vural yoktu. Odası boştu. Telefonu kapalıydı. Ama sesi tüm kampüsün zihninde yankılanıyordu.

BÖLÜM III: MASKELERİN SÖKÜLÜŞÜ

İlk bölümün yarattığı şok dalgası geçmeden, rektörlük siber suçlarla iletişime geçip mailleri engellemeye çalıştı. Ancak kurduğum yapay zeka algoritması, her engellemede kendini dünyanın başka bir ucundaki gizli sunucuya kopyalıyor ve yayını açık tutuyordu. Kampüste korkunç bir bekleyiş başladı. Herkes cumartesiden perşembeye kadar süren o 7 günde nefesini tuttu. “Sıradaki kim?” paranoyası tüm ilişkilere sızdı. İnsanlar sırf podcast’te adları geçmesin diye birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye, polisi manipüle etmeye başladı.

İkinci Cuma. Saat 03:00. 2. Bölüm: Kibar Vicdanlar.

Bu kez hedef tahtasında Melis vardı. Sesim, onun o kibar, modern maskesinin arkasındaki bencil burjuva ahlakını adeta bir neşterle kesiyordu. Gölet kenarında bana kurduğu o bencil cümleleri, beni zihinsel bir krizin ortasında nasıl yapayalnız bıraktığını kelimesi kelimesine aktarıyordum. Nefretle değil, korkunç bir nesnellikle.

Ertesi sabah Melis kampüse gelemedi. Arkadaşları ona bir vebalı gibi bakıyordu. Sosyal medyada adı linç listelerinin başına yazıldı. Melis o hafta okulu dondurup şehri terk etti.

Üçüncü Cuma. Saat 03:00. 3. Bölüm: Tanrı’nın Vekilleri.

Olay artık ulusal basına sızmıştı. Kampüs polis ablukasındaydı. Ve o gece, Tarık’ın sırası gelmişti. Podcast’in tam ortasına, yurttaki odamızda gizlice kaydettiğim o ses kaydını gömdüm. Tarık’ın bana “Kendini asman bu topluma yapacağın tek hayır olur” diyen o buz gibi, radikal ve nefret dolu sesi tüm Türkiye’nin kulaklarında patladı.

Ertesi gün Tarık’ın kulübü kapatıldı, kendisi ise öfkeli öğrencilerin protestoları arasında polis eşliğinde yurttan çıkarıldı. Ben yoktum, bedenim ortada yoktu ama hayaletim koca bir üniversitenin fay hatlarını kırıyor, insanları birbirine kırdırıyordu.

BÖLÜM IV: AYNDAKİ ÇATLAK

Dördüncü Cuma. Saat 03:00. 4. Bölüm: Kusurlu Otopsi.

Herkes yeni bir ifşa beklerken, bu bölümde sesim ilk kez titredi. Fon müziksiz, sadece boş bir odadaki nefes sesimle başladım konuşmaya. Bu kez neşteri kendime batırıyordum.

“Beni kusursuz bir intikam meleği sandınız,” diyordum. “Ama yanılıyorsunuz. Bu bölümde kendi otopsimi yapıyorum. Zihnimdeki o şizoid sanrıları, yalnızlığın beni nasıl bir canavara dönüştürdüğünü, her şeyi öngören zekamın aslında beni hayattan nasıl kopardığını itiraf ediyorum. Ben de suçluyum. Bu cinayete, bu çürümeye göz yumarak katillerimin suç ortağı oldum. Ve şimdi, bu tasfiyeyi bitirme zamanı.”

Bu bölüm kampüste öfkeden ziyade ağır, boğucu bir suçluluk duygusu bıraktı. İnsanlar ilk kez benim bir "canavar" değil, canı derinden yanmış ve kimse tarafından duyulmamış bir çocuk olduğumu anladı. Ve sesim final için bir sonraki cuma gecesini işaret etti.

BÖLÜM V: KATARSİS VE BELİRSİZLİK

Beşinci Cuma. Gece yarısı 03:00.

Kampüs tarihi bir gece yaşıyordu. Bahçede, çimlerin üzerinde, yurt camlarında binlerce insan toplanmıştı. Polis arabalarının mavi-kırmızı ışıkları ağaçların gövdelerine vuruyordu. Kimse uyumuyordu. Binlerce insan aynı anda telefonlarındaki oynat tuşuna bastı.

5. Bölüm: Mekanın Tasfiyesi.

“Şu an saat 03:01,” diyordu sesim. “Polislerin, telsiz sesleri eşliğinde kampüsün arkasındaki o eski, terk edilmiş su kulesine doğru yürüdüğünü biliyorum. Arkalarından gelen o meraklı kalabalığın fener ışıklarını görebiliyorum. Kulenin paslı demir kapısının önündesiniz. Şimdi kapıyı kıracaksınız.”

Podcast’teki sesimle eşzamanlı olarak, kulenin önündeki polis ekipleri ağır bir balyozla demir kapıyı kırdı. Kalabalık içeri sızdı. El fenerlerinin güçlü ışıkları, kulenin nemli, küf kokan beton zeminini aydınlattı.

Odada bir ceset yoktu.

Ortada eski ahşap bir sandalye duruyordu. Sandalyenin üzerinde, küçük bir aküye bağlı, hala çalışan bir radyo vericisi ve bir çift kulaklık vardı. Kulaklıktan loş bir mavi ışık sızıyor ve podcast'in son melodisi döngüsel olarak çalmaya devam ediyordu.

Fener ışıkları duvara çevrildiğinde, herkes nefesini tuttu. İnce, analitik ve saplantılı bir zekanın son imzası, kırmızı bir sprey boyayla duvara kazınmıştı:

“BİR ZİHNİ ÖLDÜRMEK, BİR BEDENİ ÖLDÜRMEKTEN DAHA ZORDUR. ŞİMDİ SÖYLEYİN: BEN GERÇEKTEN ÖLDÜM MÜ, YOKSA ARANIZDA YÜRÜMEYE DEVAM MI EDİYORUM?”

EPİLOG

O geceden sonra beni bir daha kimse görmedi.

Polis su kulesinin altındaki eski tünelleri, göleti, tüm şehri aradı ama tek bir saç telime bile rastlayamadı. Kimi, benim o kule altındaki tünellerden kaçıp yeni bir kimlikle, estetik ameliyatla aralarında yaşamaya devam eden bir hayalet olduğumu söyledi. Kimi ise zihnimdeki o devasa varoluşsal sanrılara yenik düşüp, bedenimi asla bulunamayacak bir derinliğe bıraktığımı…

Ama bir şey kesin olarak değişti. O yazdan sonra kampüsteki kimse bir daha eskisi gibi uyuyamadı. İnsanlar birbirinin yüzüne bakarken maskelerinin arkasını görmeye çalıştı. Ve ne zaman Temmuz sıcağı çökse, saat gecenin tam 03:00’ünü gösterse, herkes elinde olmadan telefon ekranına baktı.

Kendi derin sessizliklerinde, o tekinsiz fısıltıyı duymaya devam ettiler:

“Beni kim öldürdü?”

Tartışma

Yorumlar

4 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü15 Tem 2026

Benim Çocuklarım B5 sessizliğin isyanı

Tanımını bilmediğimiz fakat günlük hayatın tam içinde var olan bazı durumlar aslında bilinen ve tanımlanmış sendromlar olabilir. Buna birde farklı tetiklemeler ile başlayan etkiler vardır. Dejavu, kelebek etkisi gibi.... AŞK BİR İSYAN MIDIR?

Yuzika·7 dk·6·324
Öykü12 Tem 2026

B:5 KEŞİK 1

Örs ün üstünde kızgın demir dövülür. Dövüldükçe şekil verilir. Çocuklarda birer ham demir gibi şekillenir mi? Aile demir ocağı mı olmalı? Özlemle anılan, anlatılan geçmiş neden bu kadar acı verici?

Yuzika·7 dk·3·515
Öykü6 Tem 2026

Şah-Mat

Ani bir sarsıntıyla o gizemli el havaya kalktı; dev saatin rakamları birer mızrak gibi üzerine saplandı. ŞAH-MAT.

Gizem Gökmen·3 dk·3·215