YazYorum
Öykü15 Tem 2026

Benim Çocuklarım B5 sessizliğin isyanı

Tanımını bilmediğimiz fakat günlük hayatın tam içinde var olan bazı durumlar aslında bilinen ve tanımlanmış sendromlar olabilir. Buna birde farklı tetiklemeler ile başlayan etkiler vardır. Dejavu, kelebek etkisi gibi.... AŞK BİR İSYAN MIDIR?

Yuzika|15 Temmuz 2026|7 dk okuma
324 görüntülenme|6 yorum

Eve girdiğimde Şerif Amca’mın ayağındaki eski çaputun sargısının küflü ve çürüyen kanla karışık nekes kokusu ortalığı kaplamıştı. İshak bana baktı. Hızlıca mutfağa kaydı.

— Ne oluy lan burada.

Maviş’in ağlamaklı, sol yanı kızarık yüzü... Elindeki süpürge ile küreğe topladığı beyaz bir şey vardı. Beyazlığın arasında kırık çanak parçaları görünüyordu. Yüzünden süzülen birkaç damla yaş ile yerleri süpürdü. Fokurdayan çorba tenceresine derin derin bakarak kürekteki, çanak kırıntılarını ve tuzu çöp kovasına boşalttı. Elinin tersiyle yüzündeki yaşları sildi. Kaşlarını çattı, bir daha konuşmamak üzre. Fokurdayan tencereden bakışlarını ocağın yanındaki odunlara döndürdü.

—Naraynız burda, gidin gözüm görmesin!

Eline aldığı bir iki parça odunu ocağa fırlattı. Ateşin çıtırtıları, kıvılcımlar arasından yan odaya geçtik. Geri döndüm.

— Canım Mavişim, ağlama.  Diyerek yanına sokuldum. Ona dokunmam ile gözlerindeki mavilik daha da koyulaştı.

Maviş ablamın elindeki odunları ocağın harlı ateşine fırlatıp bizi kovmasıyla, İshak’la birlikte adeta parmak uçlarımızda yürüyerek yan odaya geçtik. Kapının eşiğinden geriye baktığımda, ocağın sarı-kızıl ışığı yüzündeki buğulu yaşları parlatıyordu ama ağzını bıçak açmıyordu. Maviş’in suskunluğu, odadaki kaynayan çorbanın fokurtusuna inat ediyordu.

İshak, başındaki şişliği tamamen unutmuş gibi kapı aralığından mutfağı süzüyordu. Dirseğiyle böğrüme dürttü:

— Maviş Aba’nın yanağına nolmuş, gördün mü? Yutkundum. Az önce babamdan yediğim tokatların yangısı hâlâ yanağımda alev alevdi. Mutfaktaki kırık çanak parçaları ve dökülen tuz kafamı daha çok karıştırmıştı. — Gördüm...Çanak kırılmış İshak abi. Ama Maviş abam kırmaz ki, hem niye ağlasın?

İshak kaşlarını çattı, gözlerini odanın köşesinde, eski bir çaputun içinde küflü kan kokusu yayan Şerif Amcamın sargılı ayağına çevirdi:

— Şerif Bubamın ayağna nolmuş? İçerde bir hırgür kopmuş belli. Maviş abama, bubam mı vurdu lan yoksa? Kadın Annem babamı çağırmadan evvel içeriden bir ses geldiydi.

— Yok lan, dedim sesimi titretmemeye çalışarak.

— Hem Maviş ablamın gözleri göğermiş, ağlamaktan ellame. Korkuym lan ben. Ne oldu ki içeride?

İshak başını salladı, merak ikimizin de damarlarına tozlu yollardaki ebelemece oyunundan daha hızlı yayılıyordu. Kapıya doğru bir adım attı:

 — Dur hele, Maviş şimdi ocağa odun atıp duruyor, gıkı çıkmıyor. Gel gizlice kuruluğun arkasından dolanıp mutfak penceresinin dibine yatalım.

Maviş ablamın tek bir kelime bile etmeden ocağın ateşini hırsla besleyen hali arkamızda bir bilmece gibi duruyordu. Haklıydı İshak; bu suskunluk bizi yiyip bitirecekti. Yanağımın acısını unutup İshak’ın peşine takıldım.

Mutfak penceresinin altındaki gölgede, nefesimizi bile Şerif Bubamın odasına duyurmaktan korkarak bekliyorduk. İçeriden gelen inleme sesleri kuruluğun serinliğine karıştıkça içimde tuhaf bir his büyüyordu. Az önce bizi azarlayan, Maviş ablamın yanağını kızartan bu adamdan deliler gibi korkuyorduk; içten içe hak veriyordum. O olmasa bu koca avluyu kim düzene sokardı ki? Sert olmasa, köyün yaramazları tepemize binmez miydi?

İshak, pencerenin çatlağından gözünü ayırmadan fısıldadı:

 — Kara çocuk... Şerif Bubam içeride ayağını sıvazlıyor, vallah içim parçalanıyor. Ayağı acıyordur değil mi? Bak akşama eksik kalmasın diye bağrıy. Maviş abama vurduysa da bi bildiği vardu.. Bak, misafirler gelince sofra eksik olmasın diye yapıy.

Başımı salladım. Yanağımda babamın tokatlarının sıcaklığı henüz geçmemişti ama…

 — Şerif Buba’mın evdeki herkese bağırması lazım. Bizi dövse de bağırsa da biz onsuz ne yaparuk?

— Doğru söyleyn, gözlerim dolarak. Şerif Amcam olmasa Hoca Dayı bu akşam buraya gelü mü hiç? Maviş abam da anlar yakında.

—Bubam kızsa da bizi korumak için bağırıyo. İçeri girip, kızma bize buba diyesim var.

İshak bana döndü, fısıltıyla:

— Akşam keşik yemağinden sonra en köpüklü kahveyi bubama vericam, en iyisi onun hakkı. Bize vurur da sever de... Bubamızdır ne yapsa yeridir.

Mutfaktaki Maviş ablamın suskunluğu artık bize bir bilmece gibi gelmiyordu; Şerif Babamın haklı öfkesine karşı gösterilmesi gereken mecburi bir saygı gibiydi. Biz, bizi korkutan karanlığına çoktan sevdalanmıştık.

Akşam ezanı köyün tozlu sokaklarında yankılanırken, dedem, Koca Yusuf dedem ve Şerif Amcam cemaatle birlikte camiden döndü. Avlu bir anda kalabalığın uğultusunda kayboldu. Namaz öncesinde, yaşça büyük amca çocuklarım sofraları hazırlamıştı. Abimde aralarında işlerin ucundan tutuyordu. Selamlık odasına erkekler için tam üç büyük sini kurulmuş, ekmeğinden tuzuna kadar noksansız dizilmişti. Kadınlar ve sığırtmacın karısı ise ocağın harlı ateşinin yanında kurulan sofradaydılar. Dışarının uğultusunu gizleyen ateş çıtırtıları ve kaynayan yemeklerin fokurtusu eşliğinde yiyeceklerdi keşik yemeğini. Cemaat tesbih taneleri gibi sinilerin etrafına yerleşti, kaşık sesleri avluyu selamlığı, evi, avluyu her yeri doldurdu. Üç tesbih selamlığın ortasında hanemizden birer imame ile oturuyordu. Şerif Amcam, babam, Koca Yusuf imame gibi dimdik oturdukları sofrayı ve dışardaki hizmetkarları sadece kaş ve göz işaretleri ile yönetiyorlardı. Hepimiz sülaledeki herkes bu sessiz dili çok iyi bilirdi. Köyde bu dil herkesi hayran bırakırdı.  Sığırtmaç ise her zamanki dörde katlanmış diz çökmüş vaziyette, kapıya en yakın sofranın en ucuna sessizce ilişmişti. Gözleri kapıdaydı, birini bekler gibi sabırsızdı. Yediğim tokatların yangısı yanağımda, hıçkırıklarım boğazımda kalmışken kendimi saklamak istiyordum. Çakmak taşımı elime aldım. Hayat duvarının yanında bir tavuk gülke yatmış, "Gurk" diye kendini belli etti. Bir iki adım öteye karanlığın her detayı sakladığı bir kenara oturup yüzümün yangısının geçmesini bekliyordum. Ocaklı odanın kapısı hafifçe aralandı. Maviş ablam, hararetli mutfağın buğusundan, kadınların gürültüsünden uzaklaşarak sessizce hayattan süzüldü. Kimse fark etmedi onu; bir nehir gibi akan yemek telaşı herkesi akıntının içinde yemeğin lezzeti ve kaşık seslerine boğuyordu. Maviş Ablam, üzerinde beyaz entarisi, beyaz baş örtüsü, usul usul avluya doğru süzülüyor, baş örtüsünden aralanan uzun boynu ortaya çıkmış, başı öne eğik ilerliyordu. Beni bile fark etmedi. Kara tavuğun "gurk" sesini tekrar duydum. Maviş bu sesi bile duymadı. Dış kapının hemen yanındaki çalı süpürgesine doğru uzandı. Tam süpürgenin sapını kavradığı an, dış kapı yavaşça aralandı.

Uzun boylu karanlıkta pek belli olmayan bir eğrelti belirdi. Delikanlı kalabalığın kargaşasına takılmadan aceleyle içeri adım atmıştı ki, tam kapının eşiğinde Maviş ablamla burun buruna geldi. Açık kapıdan vuran ışık huzmesi gelen eğreltiyi netleştirdi. Aydınlıkta sadece Maviş ve yabancı vardı.

Çavuş Dayı’nın evi buramı? Sesin sahibinin kapıdan zor sığan uzun boyu, gözaltı kemiklerinin belirginliği, kalın çenesi, tüm ışığı emen kara gözleri netleşti.

 

Maviş ablam, duyduğu bu yabancı ve tok sesle bir an duraksadı; eliyle tülbentini düzeltti. Titreyen elleri seçebiliyordum. Yüzünde anlamsız bir gülümseme gamzesini ortaya çıkardı. Birden çehresi değişti sertçe;

Bura! Elindeki çalı süpürgesini usulca duvarın kenarına bıraktı. Yere bakan başını ilk kez yukarı doğru kaldırdı. Kapıdan zor sığan dağ gibi delikanlıya bir şeyler oldu. Maviş ablamın dumanlı mavi gözleri, onun tüm ışığı emen kara gözlerine dikildiğinde, sert duruşu gözle görülür bir biçimde çatırdadı. Kalın çenesi hafifçe kasıldı, sağ ayağı kapı eşiğinde öylece asılı kaldı. Ne yapacağını bilemez gibi bocaladı. Az önce sorduğu soru dudaklarının arasında eriyip gitti; Dik omuzları bir anlığına gevşer gibi oldu, bakışlarındaki ışığı emen karanlık derin bir şaşkınlığa bıraktı yerini.

Delikanlı kara yağız heybetiyle bocalarken, Maviş ablam suskunluğunun arkasına saklanarak anlamsız yüz ifadeleriyle delikanlıya bakmaya devam ediyordu. Hayat duvarının dibindeki karanlığın içine saklanıp, nefesimi bile unutup bu sessizliğin tek şahit ben oldum. Ne kaşık sesleri kaldı kulaklarımda ne de Şerif Amcamın hırıltılı sesi...

Zamanın daracık ışık huzmesinde asılı kaldığı saniye, kara yağız oğlanın selamlığa doğru atmaya çalıştığı adımla parçalandı. Gözlerini ablamın dumanlı maviliğinden güçlükle ayırıp öne doğru hamle yaptı. Sağ ayağı, iki kanatlı kahverengi kapının ahşap eşiğine takıldı. Kapıdan zor sığan, dağ gibi yiğit, dengesini kaybederek avlunun taş zeminine kapaklandı. Kusursuz iki silüet bir anda dağıldı.

Havada asılı duran efsun, buz gibi bir gerçeklikle un ufak oldu. Düşüşün çıkardığı tok ve ağır ses avlunun duvarlarında yankılandı. Maviş’in şaşkınlık içinde uzattığı eli tuttu. Delikanlı bir an elektriğe kapılmış gibi titredi. Düştüğü yerden adeta bir yay gibi gerilerek, saniyeler içinde kendi gücüyle doğruldu. Toza belenen üstünü başını tek bir sert hareketle silkeledi. Yüzünde utançtan ziyade şaşkınlık vardı. Düştüğünün farkında bile değildi. Arkasını dönüp merdivenlere yönelmeden evvel, Maviş ablamla gözleri son bir kez, bu defa bocalama olmadan, "Düştüm ama yıkılmadım," dercesine sertçe çarpıştı. Hayatın taş zemininden doğrulup ışık huzmesinin vurduğu kapıya doğru ağır ve vakur adımlarla yürüdü. Merdiven basamaklarını adımlarken ayak sesleri uğultuya karıştı. Işık huzmesinde Maviş Abam yalnız kaldı. Maviş’in belli belirsiz gamzesi bir görünüyor bir kayboluyordu. Kaşları yay gibi gerilip gevşiyordu. Süpürgeyi Hızlıca kaptı. Merdivenlere yöneldi. Ortalık tenhalaşınca kara tavuğun ‘’Gurk’’ sesi belirginleşti. Yemek sırası bize gelmiş olmalıydı. Bize sıra gelmese bile en azından bir tıkım ekmek… Tüm günün yorgunluğu midemin gurultularına döndü. Selamlık odasındaki üç büyük sininin başında oturan cemaat, başlarını kapıya doğru çevirdi. Ortamda ne bir kibir ne de dışlayan bir bakış vardı; hayat kendi doğal, samimi ritmine dönüyordu. Dede’min göz işareti ile sofradaki yerimi aldım.

Dedem, kır sakalını eliyle sıvazlayarak delikanlının gözlerine bakıyordu:

— Oğul adın neydi?

— Civan adım Çavuş Dayı. Deyince. Sığırtmaç araya karıştı.

—Benim en büyük oğlum Çavuş Dayı askerden bu sabah geldi.

— Hoş geldin Efendi yeğen. Selamlığın kaşık sesleri hoş geldin yağan, hoş geldin deli kanlı coşkusuna döndü. Bıçkın delikanlıyı gözler derin derin süzüyordu. Odada ki herkesin aksine parlak temiz yüzü ışığı yansıtıyordu. Sivri burnu, kömür karası gözleri, yay gibi gergin kaşları, geniş alnı belli ediyordu.

— Afiyet olsun Yağnim. Hadi ye yemağni.

Bereketli olsun Dayı. Rabbim hayrınızı kabul etsin...Sesinin dolgunluğu her konuştuğunda gözler delikanlıya döndürüyordu.

Köylüler delikanlıya hemen babasının yanında, sofranın en ucunda yerini almıştı. Sülaleden başkasının anlamadığı ortak dilimizde artık durmuştu. Kaş-göz dili yerini tam bir misafirperverliğe bırakmıştı. Koca Yusuf dedem, gencin omuzlarındaki dikliğe ve yüzündeki sert ifadelere bakarak gülümseyerek sordu:

— Ee anlat bakalım oğul, askerliği nerde yaptın? Delikanlı, o tüm ışığı emen kara gözlerini dedemin gözlerine saygıyla bakarak cevap verdi:

— Erzurum’da yaptım. Bu cevapla birlikte sofradaki kaşık seslerine askerlik uğultusu eklendi. Köylüler, varlığından bile haberdar olmadıkları bu dördüncü çocukla tek tek tanışıp hal hatır sormaya başladılar. Bu sükunet ve normallik, kapı önünde yaşanan ayak takılmasını bilmiyordu.

 

Tartışma

Yorumlar

6 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü12 Tem 2026

B:5 KEŞİK 1

Örs ün üstünde kızgın demir dövülür. Dövüldükçe şekil verilir. Çocuklarda birer ham demir gibi şekillenir mi? Aile demir ocağı mı olmalı? Özlemle anılan, anlatılan geçmiş neden bu kadar acı verici?

Yuzika·7 dk·3·515
Öykü11 Tem 2026

Ölü Frekans

Bir odadaki oksijeni yavaş yavaş çekip aldığınızda, içeridekinin ölümü intihar mıdır, yoksa cinayet mi

Münferit Arıza·6 dk·4·183
Öykü6 Tem 2026

Şah-Mat

Ani bir sarsıntıyla o gizemli el havaya kalktı; dev saatin rakamları birer mızrak gibi üzerine saplandı. ŞAH-MAT.

Gizem Gökmen·3 dk·3·215